• in , ,

    Rosselsprung Operasyonu – PQ 17 Konvoy Saldırısı

    Konvoy Hareketlerinin Arka Planı

    1941 yazında Nazi Almanya’sı durdurulamayan bir güce dönüşmüş ve nihayet yönünü Sovyetler Birliği’ne çevirmişti. Sovyet-Alman Saldırmazlık Paktı bozulmuş ve Almanya, Sovyetler Birliği topraklarında ilerlemeye başlamıştı. Artık Müttefikler için Sovyetler Birliği’nin Almanya’ya karşı verdiği savaşta desteklenmesi gerekiyordu. Sovyetler Birliği’nin yenilmesi demek, Avrupa’da her şeyin kaybedilmesi anlamına geliyordu. Esasında bunun iki önemli nedeni vardır;

    • Alman Orduları’nı yenebilecek tek gücün Kızıl Ordu olarak görülmesi.
    • Stalin’in savaştan vazgeçip Almanya ile barış yapma, daha kötüsü koşulsuz teslim olma ihtimali.

    Bu bakımdan ilk temas, 30 Temmuz 1941’de Rus lider Joseph Stalin ve ABD Cumhurbaşkanı temsilcisi Harry Hopkins arasında gerçekleşti. Görüşmenin ardından Hopkins gazetecilere; Başkan Roosevelt’in Rus liderin ülkesini Alman işgaline karşı savunmasına duyduğu hayranlığı ve Sovyetler’in her konuda desteklenip takviye edileceğini (Bkz. Lend-Lease) bildirdi. Stalin ise; kendine duyulan bu güveni boşa çıkartmayacağını açıkladı. Ertesi gün tekrar bir araya gelindi ve görüşme sonrası Hopkins açıklamasında Hitler’in yenileceğini bir kez daha anladığını söyledi. Temaslarını gerçekleştiren temsilci 1 Eylül günü Rusya’dan ayrılarak Londra’ya döndü. Sadece 15 gün sonra Churchill ve Roosevelt tarafından imzalanan ortak bir bildiri Stalin’e ulaştı. Bildiride, Moskova’da yapılması istenen bir konferans talep ediliyordu. Stalin bu isteği hemen kabul etti.

    “Yoldaş Stalin, Amerikan Büyükelçisi ve İngiliz Büyükelçisi’nden Sovyetler Birliği ve Sovyet Hükümetinin halklarına yardım etmeye hazır oldukları için yürekten teşekkür etmelerini rica etti. SSCB, Hitler Almanya’sına karşı kurtuluş savaşında.” -Moskova Radyosu

    29 Eylül – 1Ekim 1941 tarihlerinde yapılan konferansta Sovyetler’e diğer yardımların haricinde ayda 400 uçak, 500 tank ve 10.000 kamyon vaat etti. Bu malzemeleri taşımanın en kısa yolu, Kuzey Burnu çevresinden, Arktik üzerinden Murmansk ve Arkhangelsk limanlarına ulaşmaktı. Anlaşmaya göre Amerikan ve İngiliz limanlarından yapılacak yardımları, Sovyet ticaret gemileri alacaktı. Fakat Rusya, elinde ticaret gemisi olmadığından ilerleyen dönemlerde yardımlar çoğunlukla Müttefik ticaret gemileri ile taşınmaya başladı. İlk sevkiyat Ağustos 1941’de İngiltere’den yola çıkan ve Dervish Operasyonu olarak bilinen konvoy ile başladı. İlk seri konvoylar İngiltere-Rusya arasında PQ, Rusya-İngiltere arasında ise QP olarak kodlandı. Kuzey Kutbu konvoylarının savunması Kraliyet Donanmasının sorumluluğunda olmasına rağmen, ABD, Amiral Ernest King komutasında, İngilizleri desteklemek için uçak gemisi USS Wasp ve savaş gemisi USS Washington da katıldığı Görev Gücü 39’u tayin etti. 1942 baharına kadar 12 konvoy, toplamda 103 gemi ile nakliyat sürdü. Bu seferlerde sadece 1 gemi kaybedildi. Bu, Müttefikler açısından beklenmeyen bir başarıdır. Çünkü Norveç iki yıldır Alman işgali altındadır ve Kuzey’deki hava ve deniz sahasına hâkim duruma gelmiştir.

    Alman ve Müttefik Tedbirleri

    1942 baharından sonra rota üzerinde Alman tehdidi artmaya başladı. Almanya en ağır silahlarıyla bu akışı kesmeye kararlıydı. 1941 sonlarında Kriegsmarine, hem konvoy yollarını kesmek, hem de Britanya’nın olası Norveç işgalini engelleme çabalarına karşı koymak için deniz gücünü Norveç’te toplamaya başlamıştı. Ocak ayında DKM Tirpitz, 4 muhriple birlikte, Almanya’nın Kiel şehrindeki Wilhelmshaven Deniz Üssü’nden Norveç’in Trondheim şehrine geçti. Şubat ayında DKM Admiral Scheer, Mart ayında ise DKM Admiral Hipper Norveç’e geldi. Zaman zaman Arktik sularında ava çıkan savaş gemileri DKM Scharnhorst, DKM Gneisenau ve ağır kruvazör DKM Prinz Eugen Müttefik hava saldırılarında hasar alarak onarım için geri dönmüşlerdi. Mart ayında PQ 16 konvoyu ağır bir saldırıya uğradı ve konvoydaki 30 gemiden 9’u batırıldı ya da yüzemez duruma geldi.

    Almanların Norveç sahilleri boyunca üsleri vardı. Akın yapacak gemiler hazır olmasa bile, Müttefik konvoylarına denizaltı ve hava saldırıları yapılabiliyordu. Yeteri kadar koruması olmayan konvoylara hızlı ve ağır darbeler vurulması mümkündü.

    1942’nin Haziran ayında İngiliz deniz istihbarat birimi, Almanların “Unternehmen Rösselsprung” koduyla Bear Adası’nın doğusunda, Rusya’ya gidecek bir sonraki konvoya saldırı hazırlığı içerisinde olduğunu rapor etti. Böyle bir karşılaşmada Almanlar, Norveç kıyılarına yakın yerlerde hava desteği alacak, denizaltılar ile takviye edilmiş yüzey muharip gemileri olacaktı. Müttefikler ise üslerinden binlerce mil uzakta, hava desteksiz, yakıt konusunda sıkıntılı, hasarlı gemileri limanlarına kadar korumak zorunda kalacaklardı. 27 Haziran günü İngiliz Amiralliği bir talimat yayınladı. Buna göre; eskort gemileri gerekli durumlarda en yakın Müttefik üssüne çekilebilirdi. Böylece düşman gemilerinin saldırılarının ertelenmesi sağlanabilirdi. Ayrıca aynı talimata göre Müttefik konvoyunun güvenliğini Bear Adaları’nın Batısında Müttefik muharip gemileri, Doğusunda ise Müttefik denizaltıları sağlayacaktı. Konvoya uzaktan koruma sağlayacak 1. Kruvazör Filosu hiçbir sebeple 25° Doğu’nun ötesine geçmeyecekti.

    PQ 17 Konvoyu ve yakın koruma eskort gemileri.

    Müttefikler PQ 17 Konvoyunu gizlemek için çok yoğun çaba sarf etmeye kararlıydı. Yapılan plana göre Scapa Flow’da Alman keşiflerinde görülmesi için sahte bir konvoy hazırlanacaktı. Bu sahte konvoy, PQ 17 yola çıktığı günden itibaren 1 hafta boyunca Scapa Flow’da toplanacaktı. Planın bir diğer parçası ise Rusya’dan dönen QP 13 Konvoyu idi. 35 ticaret gemisi ve korumalarından oluşan bu boş konvoyun, Almanlar’ı farklı bir hedefe çekebilecek potansiyel olduğu düşünülmüştü. Bu yanıltma hareketleri dışında konvoya çok iyi planlanmış ve yapılandırılmış koruma gücü tahsis edildi. Tahsis edilen koruma gücü üçe ayrıldı.

    • Yakın Koruma Gücü (EG1-Escort Group 1)

    Komodor Jack Broome komutasında; muhripler; HMS Keppel (Bayrak gemisi), HMS Fury, HMS Leamington, HMS Ledbury, HMS Offa ve HMS Wilton, hava savunma gemileri; HMS Palomares ve HMS Pozarica, korvetler; HMS Lotus, HMS Poppy, HMS Dianella, Fransız La Malouine, mayın tarayıcılar; HMS Halcyon, HMS Salamander ve HMS Britomart, anti-denizaltı trolleri HMT Lord Middleton, HMT Lord Austin, HMT Ayrshire ve HMT Northen.

    • Uzak Koruma Gücü 1 (CS1-Cruiser Squadron 1)

    Amiral Louis Keppel Hamilton komutasında; kruvazörler; HMS Londra (Bayrak gemisi), HMS Norflok, USS Wichita ve USS Tuscaloosa, 4 muhrip.

    • Uzak Koruma Gücü 2 (HV-Heavy Covering)

    Amiral John Tovey komutasında; savaş gemileri; HMS Duke of York (Bayrak gemisi), USS Washington, uçak gemisi; HMS Victorious, kruvazörler; HMS Cumberland, HMS Nigeria ve 9 muhrip.

    USS Wichita ve PQ 17 Konvoyu. Hvalfjord, İzlanda – Haziran 1942

    Narvik Koşusu

    PQ 17 Konvoyu, 27 Haziran günü Komodor John Dowding komutasında İzlanda’nın Hvalfjord şehrinden yola çıktı. Konvoyda 34 ticaret gemisi haricinde, muhripler için yakıt ikmal tankeri ve 3 kurtarma gemisi vardı. Konvoy Sovyetler Birliği için hayati öneme sahip donanım taşıyordu. Yakın koruma gücüne ayrıca 2 denizaltı verildi. Rotada yoğun buz kütlesi olduğundan ancak Barrents Denizi’nde mümkün olan rotayla Bear Adası’nın Kuzey’inden geçilecekti. Yaz mevsimi, Kuzey’e doğru açılmaya olanak sağlıyordu. Bu da, bu zamana kadarki en uzun mesafe anlamına geliyordu. PQ 17 Konvoyu olabildiğince Kuzey’e gitmeliydi. Çünkü Alman saldırı ihtimali artmıştı. Alman keşif kuvvetlerine yakalanmamak çok önemliydi. Konvoyun nihai varış noktası Arkhangelsk Limanı’ydı. Çünkü Nurmansk Limanı yoğun hava baskınlarından dolayı kullanılamaz hale gelmişti. PQ 17’nin yolculuğu talihsizlik ile başladı. Limanın hemen dışında bir gemi tahrik sistemindeki arıza nedeniyle yola devam edemeyip limana döndü. SS Exford da yola çıkılan tarihte buza çarparak yola devam edemeyecek şekilde hasarlandı. Konvoy, ertesi gün Danimarka Boğazı’nı geçerken su yüzeyinde sürüklenen buz kütleleriyle karşılaştı.  İki ticaret gemisi ciddi hasar alarak Hvalfjord’a döndü. Buza çarpan gemilerden biri olan yakıt tankeri RFA Gray Ranger’deki hasar hızını 8 Knot’a düşürmüştü. Şiddetli havada riske girebileceği endişesiyle, Jan Mayen Adası’ndaki RFA Aldersdale ile değiştirilmesi istendi.

    Alman hava keşfine yakalanan PQ 17 Konvoyu.

    Scapa Flow’da toplanmaya başlayan sahte konvoy gemileri, Alman hava keşiflerinin farklı noktaya kayması sebebiyle 1 Temmuz’a kadar fark edilmedi. Rusya’dan geri dönen QP 13 Konvoyu ise, 30 Haziran ve 2 Temmuz günü Alman keşif uçakları tarafından raporlandı. Ancak Almanlar bu gemiler ile ilgilenmiyorlardı. Onlar için önemli olan Rusya’ya giden dolu gemilerdi. Bu yüzden QP 13’ü sadece kısa bir takip ile göz hapsinde tuttular. Hamilton’un 1. Kruvazör Filosu, 30 Haziran gece yarısı İzlanda’nın Seidisfjord Kasabası açıklarından demir aldı, 2 Temmuz günü PQ 17’nin Kuzey’ini koruyacak konuma gelmişti. İlk günler hava muhalefeti sebebiyle Luftwaffe keşif yapamadı. Kriegsmarine ise konvoyun İzlanda’da olduğundan şüphe ediyordu. Bu bölgede radyo trafiği birden kesilmiş, Kuzey Burnu’nda ise artmıştı. Amiral Hubert Schmundt, U-Bot Buz Şeytanı Filosu’nu uyardı ve bir eylem hattı oluşturmalarını, iki denizaltıyı ön keşfe çıkarmalarını istedi. Alman U-456 denizaltısı açık denize ulaşan PQ 17 Konvoyu’nu ilk tespit eden gemi oldu. Sadece sis içinde kısa bir süre kaybedene kadar takip etti. Rosselsprung Operasyonu’nun ilk aşaması başlamıştı. Keşfe ertesi gün 1 Temmuz’da Luftwaffe’ye bağlı BV 138 deniz keşif uçakları katıldı. Artık PQ 17 açığa çıkmıştı. Aynı gün Amiral John Tovey’in görev gücü de uçaklarca tespit edildi. İlk saldırı için 2 Temmuz saat 06:15’de 9 adet He 115 torpil uçağı havalandı. İlk dalga başarısız oldu. Konvoya eşlik eden yakın koruma gemileri sert bir karşılık verdi. Şiddetli ateş altında saldırı filo komutanın uçağı düşürüldü. Uçaklardan biri cesurca düşen uçağın yanına inerek üç mürettebatı kurtardı. Yoğun ateş altında yapılan bu hamle konvoydaki denizcilerin bile takdirini almıştı.

    Tirpitz Nerede?

    Aynı günün akşamında, RAF bir hava keşfi istedi. Keşif uçakları Trondheim ve Narvik limanlarının boş olduğunu bildirdi. Bunun üzerine Amirallik, Tovey’e; DKM Tirpitz, DKM Admiral Hipper, DKM Admiral Scheer ve DKM Lützow’un denize açıldığını duyurdu. Tirpitz çok tehlikeli bir gemiydi. Henüz hiçbir gemi ile çatışmaya girmemişti. Ancak Bismarck sınıfının gücü acı bir tecrübeyle sabitti. Ayrıca koruma kruvazörleri bile çok güçlüydü; Deutschland sınıfı uzun menzilli toplara, Admiral Hipper sınıfı ileri teknoloji sonara ve gelişmiş mesafe buluculara sahiptiler. Üstelik bu gemilere eşlik eden muhrip sayısı belirsizdi. Gece yapılan devriye uçuşlarında armada bulunamadı. Tirpitz neredeydi? 3 Temmuz günü Hamilton’un filosu uçaklar tarafından görüldü. İlerleyen saatlerde Hamilton rotasını değiştirip, konvoy kesişme yolundan çıkarak Bear Adası’nın Kuzeybatı’sındaki noktaya ulaşmak için daha da Kuzey’e yöneldi. Tovey ise filosunu Bear Adası çevresinde daha iyi bir koruma sağlayacağı konuma ayarlamaya çalışıyordu. Her iki koruma gücü ve konvoy tespit edilmişti. Durum kritik bir hale gelmiş, güçlü Alman filosunun nerede olduğu tespit edilememişti. 3 Temmuz sabahı PQ 17, U-boat saldırı hattına giriyordu. Eskort gemilerinin dikkati ve kötü hava şartları Almanlar için bir saldırı yapmayı imkânsız hale getirmişti fakat arkalarından takibe devam ettiler. Konvoyun durumunu sürekli rapor ederek av için uygun anın oluşmasını sağlayacaklardı. Konvoydaki radyo operatörleri Lord Haw Haw’ın yayınını dinliyorlardı. Lord Haw Haw, ertesi gün 4 Temmuz Kurtuluş Günü için tüm Amerikalı denizcilere havai fişek gösterisi sözü verdi. Bu söz gerçekleşmek üzereydi.

    Bismarck sınıfı Alman savaş gemisi DKM Tirpitz.

    Av Başlıyor

    4 Temmuz sabahı yoğun sis vardı. Bu sis saldırıya katılan Alman uçaklarının gemileri görmesini engelliyordu. Sonunda bir torpil uçağı sis bulutunun altına inmeye cesaret etti. Görüş mesafesi açılınca PQ 17’yi tespit etti. Saldırı pozisyonu alarak torpilini suya bıraktı. USS Wainwright’ın uçaksavar ateşi istediği gibi nişan almasını engelledi. Dış hatta odaklandığı iki geminin (SS Carlton-SS Samuel Chase) arasından geçen torpil, bir sonraki hattın lider gemisi Liberty sınıfı SS Christopher Newport’u vurdu. Gemide büyük bir delik açıldı. Hızla su aldı ve makineleri aniden durdu. Gemi için yapılacak bir şey yoktu. İki kurtarma filikası suya indirildi. Kurtarma römorkörü Zamelek, mürettebatı kurtarmak için faaliyete başladı. Diğer uçaklar saldırı yapmadan üslerine döndü. Terk edilen SS Christopher Newport, U-457 tarafından son bir darbe ile batırıldı. Sabah 08:00’da konvoydaki tüm Amerikan gemileri, yıpranmış bayraklarını indirip, direklerine yepyeni ulus bayraklarını çekmeye başladı. 12:30’da Amirallik; Amiral Tovey’den aksi bir emir almadıkça, Amiral Hamilton’nın 25° Doğu’ya gitmesine izin verdi. Bir önceki talimat tersine çevrildi. Tovey, Tirpitz ile karşılaşmama garantisi veremediği için Hamilton’a erken hareketinden vazgeçip geri çekilmesini emretti.

    Kiel’deki Kuzey Deniz Donanma Grubu Komutanı Amiral Rolf Carls için karar günü geldi.  Müttefik ağır gemi kuvvetlerinin nerede olduğunu ve özellikle uçak gemilerinin yerini bilmek istiyordu.  Luftwaffe onları kesin olarak bulamazsa, en azından düşmanın ağır yüzey gemilerinin, çatışmanın amaçlandığı alanın yakınında olmadığından emin olmalıydı. 13:00 civarında, U-bot izcilerinden biri yanlışlıkla Amiral Hamilton’un kruvazör kuvvetinin bir savaş gemisi, iki kruvazör ve üç muhrip içerdiğini bildirdi. Amiral Rolf Carls, Rosselsprung Harekâtı’nı beklemeye aldı. Luftwaffe, böyle bir kısıtlama altında olmadığından, 5. Hava Kuvvetleri Komutanı General Hans-Jurgen Stumpff, Donanmanın koordineli bir harekâta katılmasını artık bekleyemeyeceğine karar verdi.  Daha fazla gecikme, Konvoy PQ 17’yi etkin menzil dışında bırakacaktı. 1. Filo’dan KG 26 bilgilendirildi ve saldırıya hazır hale gelmesi için uçaklar yüklenmeye başlandı. Saat 18:00’dan kısa bir süre sonra 23 adet Heinkel 111T havalanmıştı. Saldırı planlarına göre Ju-88’ler düşman uçaksavar ateşini üstüne çekecek, hava savunması yapan gemilere saldıracaktı. He-111’ler ise savunmasız ticaret gemilerini vuracaktı. Alman uçakları tam olarak planlandığı gibi olmasa da saat 20:00’da saldırdı. He-111’ler, Ju-88’lerin saldırısı henüz bitmediği için sert bir hava savunmasıyla karşılaştı. Tüm silahlar saldırıya geçen He-111’lere yöneldi. Yine de Almanlar üç gemiye isabet kaydetti:  SS William Hooper, SS Navarino ve Sovyet tankeri Azerbaycan. İsabet alan üç gemiyi kurtarmak için konvoydaki kurtarma gemileri harekete geçti. SS Navarino batarken diğer iki geminin de durumu iyi değildi. Konvoyu gizlice takip eden U-botlardan ikisi de hava saldırısı sırasında torpidoları ateşlemişti ama hepsi hedefini kaçırmıştı.

    Heinkel He-111T torpil bombardıman uçağı.

    İlerleyen saatlerde Sovyet ticaret gemisi Azerbaycan, komodor Dowding’e yangının söndürüldüğünü ve hız yapabilecek düzeyde tamir edildiğini bildirdi. Kurtarma gemileri, hasarlı gemileri çekerse konvoyun hız kaybedeceğini bildirdi. Azerbaycan tankeri kendi başına yüzebilirdi ama SS William Hooper aşırı su almıştı. SS William Hooper kötü durumdaydı ve eskort destroyer tarafından batırılması amacıyla ateş açıldı. Fakat gemi batmadığı için terk edildi. U-334 terk edilen gemiyi 23.03’de iki torpille batırdı.

    Konvoy Dağılıyor

    Whitehall Sarayı çok kötü bir kararsızlık içindeydi. İstihbarat Dairesi, DKM Tirpitz ve DKM Admiral Scheer’in demirde olduğunu ya da denize açıldığını net bir şekilde teyit edemiyordu. Almanları bulmakla görevli Amiral Norman Egbert Denning, Amiral Pound’a; Alman gemileri limanda olsa bile artık yola çıkacak duruma gelmiş olma ihtimalinden bahsetti. Pound daha sonra karar vermek için personeli ile birlikte ofisine döndü. Her subayın fikrini dinledi ve verdiği kararda emindi. Alman savaş gemileri kesin olarak konumlandırılamadı. Bu yüzden en kötü durum varsayılarak karar alındı.  Uzak korumadaki 1. Kruvazör Filosu ve yakın koruma eskort gemilerinin konvoydan ayrılmamaları için iyi bir neden göremiyordu. Bu durumda kruvazörlerin geri çekilmesi gerekiyordu çünkü ağır silahlı Alman gemilerine karşı şansları yoktu. Tirpitz, konvoyu yakalarsa tek başına bile tüm gemileri batırabilirdi. Bu, fıçı içinde balık tutmaktan farksızdı.

    18:58’de durum değerlendirmesi ve yeni emirler için hazır olması Amiral Hamilton’a konvoyla kalması bildirilmişti. Saatler 21:11’i gösterdiğinde bu sefer Amirallikten gelen telsiz mesajları konvoy gemilerinde şok etkisi yaratmıştı. Gelen telsiz mesajları tüm herkesi dehşete düşürdü. İngiliz Amiralliği, konvoy gemilerinin terk edilmesini emrediyordu.

    21:11 – Tüm kruvazörler hızlı bir şekilde Batı’ya çekilsin.

    21:23 – Düşman gemi tehditi nedeniyle eskortlar konvoydan ayrılacak. Nakliye gemileri Rus limanına ilerleyecek.

    21:36 – Konvoydan ayrılın.

    PQ 17 Konvoyundan bir ticaret gemisinin batışı.

    Mesajları alan Hamilton, Alman gemilerinin peşlerinde olduğunu düşündü. Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Gurur duydukları ve günlerce korudukları konvoy artık kendi başlarına kalacaktı. Amirallikten gelen emir kesindi. Hopen Adacığı’nın Doğu’sunda, konvoydan ayrılmaya başladılar. Tirpitz gibi bir tehdit ile başa çıkamazlardı. Ama Whitehall’de durumu değerlendiren Amiralliğin bilmediği şey, o saatlerde Alman gemilerinin Altenfjord’da demirli olmasıydı. DKM Tirpitz’e bayrağını çeken Amiral Otto Schienwind, bağlı olduğu Kiel’deki Kuzey Deniz Donanma Grubu Komutanı Amiral Rolf Carls’dan talimat gelmesini bekliyordu. Carls ise Berlin’deki Amiral Erich Reader’den izin bekliyordu. Bütün emir komuta zinciri, düşman koruma unsurları içerisinde savaş gemisi varlığının tam olarak teyit edilmesini bekliyordu. Böylece Tirpitz gibi değerli bir gemi tehlikeye atılmadan düşman unsurlara saldırılabilirdi. Alman komutası bu durum netleşmeden risk almak istemedi ve harekâtı beklettiler.

    Hamilton, konvoy eskortlarına acilen ayrılıp, kendi görev gücüne katılmalarını emretti. Gelen emirde ticaret gemileri için bir direktif yoktu. Ticaret gemileri, anti-denizaltı trolleri, kurtarıcılar ve tarama gemileri ise Rus limanına ilerleyecekti. İngiliz Amiralliğinden gelen emir çok açıktı.

    “İnanmayacaksınız ama…”

    U-botlar ve devriye gezen Alman uçakları neler olduğuna inanamıyordu. Amiral Schmundt da inanamazdı. 5 Temmuz günü, gece 01:00’da koruma gemilerinin konvoyu terk ettiği teyit edildi. U-botlara yakaladıkları her fırsatta korumasız kalan gemilere saldırmasını emretti. Amiral, kahvaltıdan önce iki geminin Buz Şeytanları tarafından batırıldığını diğerlerinin de ava devam ettiğini öğrendi. Kiel’e Müttefik kruvazör kuvvetlerinin batıya doğru çekildiği haberi geldiğinde Amiral Carls, Rosselsprung Operasyonu için savaş gemilerine “hazır olun” talimatı verdi. Sabah keşif raporunda operasyon alanında Müttefik ağır gemisi olmadığı bildirildiğinde, operasyonun devam etmesi için Hitler’in onayı alındı.

    U-255 denizaltısı, el koyup batırdığı SS Paulus Potter’in bayrağı ile üssüne dönüyor.

    Amiral Schienwind, emri altındaki Tirpitz, Admiral Hipper, Admiral Scheer ve 8 muhrip ile birlikte 5 Temmuz 1942 günü saat 14:45’de yola çıktı. Saat 16:30’da açık denize çıkan Alman filosu, Kuzeydoğu’daki dağınık ve çaresiz ticaret gemilerini avlamaya hazırdı. Aynı saatte Luftwaffe’ye bağlı 5. Hava Gücü, elindeki her şeyi uçurdu. Av büyük olacaktı ve her birim bundan faydalanmak istiyordu. Ne gemilere, ne de uçaklara karşı hiçbir tehdit yoktu.

    17:15’de Kuzey Burnu’nu geçen Alman filosu, devriye gezen Rus denizaltısı tarafından raporlandı. Daha sonra bir İngiliz denizaltısı da Tirpitz’in yerini bildirdi. Artık Berlin savaş gemilerinin yerinin öğrenildiğini biliyordu. Çünkü ilk defa Alman dinlemesi, Müttefik telsizlerini yakalamıştı. Duruma göre; İngiliz Anayurt Filosu, Amiral Schienwind’in dönüş yolunu kesmeye hazırlanıyordu. Bu rapor Amiral Reader’e verildiğinde, durumu değerlendirip 1 saat sonra Rosselsprung’u iptal etti. Amiral Schienwind, emrindeki gemilerle istemeye istemeye Norveç’e geri döndü. Görünüşe göre zaten savaş gemilerine de gerek yoktu. Uçaklar ve U-botlar her gün gemi batırıyorlardı. Üstelik bazı denizaltılar, torpile gerek duymadan güverte topuyla tehdit ettikleri gemilere el koyuyor, mürettebatı esir alıp daha sonra gemiyi batırıyordu.

    Korumasız kalan gemiler birer birer yakalanıp imha ediliyordu. 4-10 Temmuz arasındaki saldırılarda gemilerin 16’sı denizaltılar, 8’i uçaklar tarafından batırıldı. 4 Temmuz’daki ilk saldırıdan sonra konvoydan ayrılıp farklı bir güzergâh izleyen HMT Ayrshire liderliğindeki gemiler, SS Troubador, SS Ironclad ve SS Silver Sword için yolculuk bitmemişti. İzledikleri yolda kendilerine yardımcı olacak bir cep kitabından (TTWGPB) başka rehberleri yoktu. HMS Ayrshire komutanı Teğmen Leo Gradwell, hemen bir savunma planı uyguladı. SS Troubador’da beyaz boya yükü vardı. Tüm gemileri acilen beyaz boyattı. Güvertedeki tankları beyaz keten bezleriyle örttü. Bir süre bekledikten sonra artık Luftwaffe keşif uçaklarından kaçtıklarına emin olup yola çıktılar. Teğmenin yaptığı plan bu dört gemiyi hedeflerine ulaştırdı.

    U-Boatlar tarafından batırılan gemiler.
    Luftwaffe tarafından batırılan gemiler.

    Kayıpların Etkileri

    Yola çıkan 41 gemiden sadece 13’ü (24’ü battı, 4’ü yolda yaşadıkları sorunlardan dolayı geri döndü) limana ulaştı. 153 denizci hayatını kaybetti. Kayıp olarak yaklaşık 3.300 kamyon, 200 uçak, 435 muharebe tankı ve 100.000 tonluk diğer savaş malzemeleri; mühimmat, giyim, sağlık ve gıda maddeleri de vardı. 2. Dünya Savaşı’nda her iki taraf için açık denizlerdeki en büyük tek günlük gemi kaybı oldu. Operasyonda Luftwaffe 5 uçak kaybetti. PQ 17 saldırısı kısa vadede Sovyet-Müttefik ilişkilerini bozdu. Winston Churchill durumu, tüm savaş içindeki en melankolik olay şeklinde özetledi. Sovyetler Birliği, koruma gemilerinin geri çekilmelerine anlam veremedi. Konvoyu dağıtan Amiral Pound için soruşturma açıldı. Amiral Pound, olası bir çatışmada bölgede bulunan hiçbir geminin DKM Tirpitz’e karşı uzun süre dayanamayacağını itiraf etti. Zaten çatışmayı göze alacak miktarda yakıtları yoktu. HMT Ayrshire komutanı Teğmen Leo Gradwell, liderlik ettiği gemileri sağ salim limana ulaştırdığı için Üstün Hizmet Haçı ile ödüllendirildi.

    Amiral Sir Dudley Pound
    Aynı zamanda bir hakim olan Teğmen Leo Gradwell.

    Almanların durumu yanlış yorumlaması da kayıpların azalmasına neden oldu. Eğer Tirpitz geri çağırılmasa, eskort gemileri dahil konvoyun tamamı imha edilebilirdi. Ayrıca buna uzak koruma görevindeki kruvazörler ve savaş gemilerinin de dâhil olması içten bile değildir. Amiral Pound endişelerinde haklıydı. Bir sonraki konvoy olan PQ 18’e çok ciddi bir koruma tahsis edildi. Alınan ders işe yaramıştı ve PQ 18 Konvoyu, Alman akıncılarına çok ciddi zayiat verdirdi. PQ 18’den sonra konvoy kodları değiştirildi. Bunun amacı PQ kod adının denizcilerde yarattığı hassasiyettir.

    Genel rota ve batık pozisyonları.

    KAYNAKLAR

    DİPÇE

    Lord Haw Haw: Alman Radyosu’ndan, İngilizce olarak Alman propaganda yayını yapan Amerikan asıllı William Joyce isimli siyasetçi. Üst düzey İngiliz aksanı ile “Almanya konuşuyor, Almanya konuşuyor” diyerek yayına başlardı.

    Heinkel 111T: He-111 orta bombardıman uçağının 2 torpil taşıyabilen geliştirilmiş modeli.

    Buz Şeytanları: Wolfpack Eisteufel, 21 Haziran – 12 Temmuz 1942 arasında faaliyet gösteren U-boat görev gücü.

    Whitehall Sarayı: 1530 yılında inşa edilmiş İngiliz Kraliyet Sarayıdır. Yaşadığı yangınlardan sonra ayakta kalan kısmı 1938 yılında Savunma Bakanlığı’na tahsis edildi.

    TTWGPB: The Times World Geographic Pocket Book

    Content Protection by DMCA.com
  • in , , ,

    İber’in Son Haçlısı: Francisco Franco

    20. yüzyıl İspanyol tarihinin en önemli politik-askeri figürlerinden biri olan Francisco Franco, İspanyol İç Savaşı öncesinde yaşanan ideolojik çatışmalardan Soğuk Savaş’ın en sıcak dönemlerine değin tarih sahnesinde yer almış bir şahsiyettir. Politikaları, ekonomik hamleleri ve savaştaki tutumu günümüzde dahi sıkça dile getirilen tartışma konularındandır.

    Falanjizmin en önemli uygulayıcısı ve İspanyolların “El Caudillo”su Franco, 4 Aralık 1892’de İspanya’nın eyaletlerinden biri olan Galiçya’nın Ferrol şehrinde doğdu. Doğumundan 13 gün sonra, ordunun himayesi altında olan San Francisco Kilisesi’nde vaftiz oldu. Franco, 6 nesildir denizcilikle uğraşan bir aileden geliyordu ve aile mensupları içerisinde Deniz Kuvvetleri’nde amiralliğe dahi yükselmiş üyeler vardı. Ailesine ilişkin bir ilginç bilgi de, Franco’nun en sevdiği kardeşlerinden biri olan Ramon’un daha sonrasında solcu eğilimlere sahip olması ve mason loncasına katılmasıdır.

    Francisco kardeşi Ramon ile, 1925.

    Francisco Franco’nun babası agnostikti ve siyasette özgürlükçülüğü savunuyordu. Annesi ise aksine koyu Katolik ve sıkı bir monarşi destekçisiydi. Amerikalı tarihçi Stanley Panley’e göre babasının aileyi terk etmesi ve başka bir kadınla evlenmesi Franco’yu derinden sarsmış, dinsizliğe yönelik antipati oluşturmuştur. Bu da, siyasi yaşamına fazlasıyla yansımıştır.

    En büyük hayali deniz subayı olmak olan Franco, İspanyol-Amerikan Deniz Savaşı’nda İspanyol donanmasının büyük bir kısmının yok olması sebebiyle hükümetin deniz kuvvetlerine subay yetiştirilmesini durdurması üzerine Kara Kuvvetleri’ne yazılmaya karar verdi. 1907 yılında Toledo Piyade  Akademisi’ne katıldı. Akademik başarısıyla ön plana çıksa da boyunun kısalığı yüzünden fiziksel testlerde başarı sağlaması uzun sürdü. Temmuz 1910’da akademiden teğmen rütbesiyle mezun oldu. İlk görev yeri olan Fas’a gitti, burada Rif kabilesinin başlatmış olduğu bağımsızlık mücadelesini bastırma görevinde bulundu. İkinci Melillan Savaşı’ndaki başarıları dolayısıyla gözde subaylardan biri haline geldi. 1916 yılında girdiği bir çatışmada karaciğer ve bağırsak bölgesinden ölümcül yaralar aldı. Doktorların öldüğüne kesin gözüyle bakmalarına rağmen iyileşmesi, İspanya ile işbirliği halinde olan kabileler arasında Franco’nun “kutsanmış” olduğuna inanmalarına sebep oldu. Binbaşılığa terfi ettirilmesi ve İspanya’nın en prestijli madalyası olan Cruz Laureda de San Fernando verilmesi önerilse de, genç yaşından ötürü bu öneri reddedildi ve kendisine Birinci Sınıf Haç Madalyası takdim edildi.

    Şubat 1917’de, 24 yaşındayken binbaşılığa yükseldi ve İspanya ordusu içerisindeki en genç binbaşı olma unvanına sahip oldu. 1917’den 1920’ye kadar İspanya’da görev yaptı ve sonrasında Jose Millan Astray’ın kurmuş olduğu yabancı lejyonuna dahil edildi. Lejyonun kurmaylarından biri olarak Afrika’ya gitti ve Rif Savaşı’nda görev aldı. İsyancıların hareketlerini başarılı bir şekilde bastırmasından dolayı lejyonun en önemli komutanlarından biri haline geldi. 22 Ekim 1923’te evlendi. 1925’te albaylığa terfi etti ve Rif Cumhuriyeti’nin denizden işgalini yönetti. Bu harekatın başarılı olması neticesinde ünü iyice pekişti ve 1926’da generalliğe yükseldi. Ordunun en genç generali oldu. 1928’de Zaragoza Askeri Akademisi’nin rektörlüğüne getirildi. Burada yetiştirdiği öğrenciler, daha sonrasında İspanyol İç Savaşı esnasında Franco’nun yanında savaşacaklardır.

    Francisco Franco (1892 – 1975)

    12 Nisan 1931’de yapılan seçimlerde Cumhuriyetçiler, oyların çoğunluğunu alarak iktidara geldiler. Bunun üzerine Kral Alfonso monarşiyi feshetti ve ülkeyi terk etme kararı aldı, böylece İkinci İspanyol Cumhuriyeti kurulmuş oldu. Franco, cumhuriyetin meşruiyetini tanıyarak ilk başlarda yeni hükümete ılımlı davransa da, Savaş Bakanı Manuel Azana’nın Zaragoza Askeri Akademisi’ni kapatması üzerine hükümetle ihtilafa düşmeye başladı. Akademi kapatılırken yaptığı konuşma yüzünden kınama cezası aldı ve 6 ay boyunca pasif kaldı. Bu dönemde monarşi yanlısı dergilerde yazılar yazmaya başladı; sosyalistlere, masonlara ve Yahudilere yönelik sert yazılar kaleme aldı. 5 Şubat 1932’de Coruna’da görev alarak askeri kariyerine devam etti. Kralcı bir subay olan Jose Sanjurjo’nun askeri darbe girişimine katılmadı, hatta darbeyi eleştiren bir yazı dahi yazdı. 17 Şubat’ta Balear Adaları’na tayin edildi.

    Ekim 1933’te yapılan seçimlerde merkez sağ partisi CEDA çoğunluğu elde etse de cumhurbaşkanı Alcala-Zamora tarafından hükümet kurma yetkisi verilmedi.  Radikal Cumhuriyetçi Parti bu karardan dolayı seçimi kaybetmesine rağmen 1 yıl daha ülkeyi yönetti. Bir yıl süren baskılardan sonra hükümet CEDA’ya devredildi fakat bu karara tepki gösteren sosyalistler ayaklandı. Ülkenin birçok yerinde protestolar baş gösterdi ve ünlü Katalan siyasetçi Lluis Companys tarafından Katalan Devleti ilan edildi. 12 saatlik ömrü olan bu devlet, ayrılıkçı hareketlerin de fitilini ateşlemiş oldu.  Protestolar esnasında Asturias’taki maden işçileri, yakınlardaki köyleri sosyalist eğilimli askerler ile birlikte ele geçirdiler ve köyde görev yapan din adamlarını infaz ettiler, üstelik 58 kilise yıkıldı. Bunların yaşandığı esnada Savaş Bakanlığı Yardımcılığı görevinde bulunan Francisco Franco, olaylara bizzat müdahil oldu. Cumhuriyetçi General Eduardo Lopez Ochoa’nın komuta ettiği isyancılar ile Franco’nun yönlendirdiği ordu arasında iki hafta süren çatışmalar neticesinde isyan bastırıldı.

    Francisco Franco rahibelerle birlikte.

    Francisco Franco ile Eduardo Lopez Ochoa’nın karşı karşıya gelmesi, iç savaşı tetikleyen en önemli nedenlerden biridir. Nitekim Franco, gazete yazılarında Ochoa’yı Yahudi kuklası olarak itham etmiş, ikili arasındaki ilişkiler kopma eşiğine gelmiştir.

    1935’in sonlarına doğru cumhurbaşkanı Alcala-Zamora’nın adının yolsuzluğa karışması nedeniyle sosyalistler parlamentoda büyük zarar gördü ve prestij kaybına uğradı. 16 Şubat 1936’da yapılan seçimlerde merkez sağ ittifakı sandıktan galip çıksa da sol tandanslı örgütler seçim sonuçlarını tanımadı. Uzlaşmaya varılabilmesi için ılımlı siyasetçi Manuel Azana başbakanlığa getirildi ve sağ-sol arasında uzlaşma sağlanmaya çalışıldı. Azana’nın hükümetine en sert eleştirilerden biri, cumhuriyet karşıtı Jose Calvo Sotelo tarafından geldi. Sotelo, mevcut hükümetin yetersiz kaldığını ve İspanya’nın askeri bir otokrasi ile yönetilmesi gerektiğini dile getiriyordu. Bu görüş, ordu mensupları arasında olumlu karşılandı. Bir dönem Franco’nun yanında görev alan Emilo Mola, Fas’ta komünizm karşıtı bir kampanya başlattı. Bu gelişmelerden rahatsız olan Azana, sağ görüşe yakın olduğu bilinen Franco’yu Kanarya Adaları’na sürgüne gönderdi. Kendisinin hedef tahtasında olduğunu anlayan Franco da Falanjizmin teorisyenlerinden biri olan Jose Antonio Primo de Rivera ile yakın ilişkiler içine girdi. 3 Mayıs 1936’da yapılacak olan seçimlerde açık olarak Rivera’ya destek verse de seçimler ülke içerisinde yaşanan krizler gerekçe gösterilerek iptal edildi. İlk kez Haziran 1936’da Franco, Mola ve Sanjurjo tarafından bir darbe girişimi planlandı. (Bu buluşmaya ithafen, ileriki dönemlerde Las Raices’teki bir bölgeye anıt dikilmiştir.) Darbe girişimi tarihi 18 Temmuz olarak belirlendi ve Franco, İngiliz pilot Cecil Bebb’in kullandığı sivil bir uçak ile Kanarya Adaları’ndan Fas’a götürüldü. 18 Temmuz sabahı Fas’tan bir bildiri okunarak darbe başlatıldı. Darbe başladıktan kısa bir süre sonra ülke topraklarının üçte biri milliyetçilerin kontrolü altına girdi. Hava ve karada üstünlük sağlayan cunta, deniz subaylarının çoğunun Cumhuriyetçi eğilime sahip olması nedeniyle donanmayı ikna edemedi. Ve böylece, İspanyol İç Savaşı başlamış oldu.

    Francisco Franco, Adolf Hitler ile.

    Savaşın başlamasının ardından Fas’taki 30.000 askerin komutasını üstlenen Franco’nun en büyük sorunu, bu askerleri Cebelitarık üzerinden İspanya’ya geçirememesiydi. Çünkü Cebelitarık Boğazı Cumhuriyetçilerin kontrolündeydi. Afrika’daki nüfuzu tam manasıyla sağlayabilmek adına 200 üst rütbeli subayı (kuzeni de dahil olmak üzere) infaz ettirdi. Cebelitarık için de Mussolini ve Hitler’den yardım istedi. Abwehr Başkanı Wilhem Canaris’in Hitler’i ikna etmesiyle 22 kişilik bir Alman savaş uçağı kafilesi, boğaza çok yakın olan Sevilla’ya yönelik hava taarruzu başlattı. 5 Ağustos’ta Alman desteği sayesinde hava üstünlüğünün sağlanmasıyla 2.000 kişilik bir konvoy boğazdan geçmeyi başardı. İspanya’nın güneyinde durum buyken, “Badajoz Kasabı” olarak bilinen Juan Yagüe’nin birlikleri ülkenin batısından Madrid’e doğru geniş çaplı bir harekat başlattı. 11 Ağustos’ta Merida’nın, 15 Ağustos’ta ise Badajoz’un alınmasıyla milliyetçiler iki şehri daha kontrol etmeyi başardılar. Buna ek olarak, Mussolini’nin 12.000 kişilik gönüllü askeri birliği Sevilla’ya ulaştı. Hitler ve Mussolini, 24 kişilik bir uçak filosunu da İspanya’ya göndererek Franco’nun elini epey güçlendirdi. Bu uçakların üzerindeki Luftwaffe ve Regio Aeronautica sembolleri silinmiş, yerine İspanyol Hava Kuvvetleri’nin amblemi çizilmiştir.

    Cumhuriyetçilere ilk dış destek, 26 Eylül’de Stalin tarafından gönderildi. SSCB’nin hedefi, Madrid merkezli sosyalist bir hükümet kurmak olsa da milliyetçi güçlerin hızlı ilerleyişi bu hedefi sıkıntıya sokmuştur. Ayrıca Hitler 5 Kasım 1937’de, “Franco için yüzde yüzlük bir başarı istenmiyor.” diyerek savaşın uzatılmasına yönelik bir görüş de belirtmiştir.

    Sovyetler’in desteği, aylar geçtikçe azalmıştır. Bunun sebebi, İspanya’daki sosyalistlerin kazanması halinde özgürlükçü solun Avrupa’ya yayılacağı ve bu durumun da Troçkizme olan rağbeti arttıracağına yönelik korkudur. Stalin de tıpkı Hitler gibi, herhangi bir tarafın kazanmasındansa savaşın uzamasını daha makul görmüştür.

    Darbeyi planlayanlardan biri olan Jose Sanjurjo, 20 Temmuz 1936’da gerçekleşen bir uçak kazasında öldü. Bu olay sonrasında Emilo Mola ve Francisco Franco’nun komuta ettiği birliklerin sayısı çoğaldı. 21 Eylül’de Franco’nun başkomutan olmasına karar verildi. Ayriyeten milliyetçiler tarafından idare edilen şehirler için bir meclis kuruldu ve bu meclisin başkanlığına da Franco getirildi. 1 Ekim 1936’da Burgos’ta yapılan görüşmede, milliyetçi ordunun ve hükümetin liderinin Franco olduğu resmiyete döküldü. Bu karardan yaklaşık 1 yıl sonra darbenin bir diğer planlayıcısı olan Emilo Mola da uçak kazasında ölmüş, komuta tamamen Francisco Franco’ya kalmıştır.

    Francisco’nun Dwight D. Eisenhower ile buluşması.

    İç savaşın sonlarına gelindiğinde, sadece Madrid ve yakınlardaki şehirler Cumhuriyetçilerin elinde kaldı. 27 Şubat 1939’da, İngiltere Başbakanı Chamberlain ve Fransa Devlet Başkanı Daladier Franco’yu tanıdı. 28 Mart 1939’da, şehir içindeki Franco yanlılarının da yardımıyla son kale olan Madrid de düştü. Akabinde Valencia şehri de teslim oldu. Son şehirlerin de teslim olmasıyla Franco, İspanya’daki savaşın bittiğini ilan etti. Savaş esnasında milliyetçilerin infaz ettiği kişi sayısının 100.000-200.000 arasında olduğu belirtilirken, Cumhuriyetçi safların 50.000-75.000 arasında insan öldürdüğü bildirilmektedir. Teslimiyetin ardından Fransa’ya kaçan Cumhuriyetçilerin bir kısmı İspanya’ya teslim edilmiş, bir kısmı ise düşük ücretli çalıştırılmak koşuluyla Fransa’da kalmıştır. Bir kısmı da ünlü şair Pablo Neruda’nın aracılığıyla Şili’ye götürülmüştür. Neruda bu olayı, “Hayatımda yaptığım en asil görevdi.” şeklinde tanımlamıştır.

    İkinci Dünya Savaşı başladığı zaman Mihver devletleri İspanya’yı savaşa sokmak için girişimlerde bulunsa da Franco isteksiz yaklaşmıştır. Savaşa girmek istememesinin nedenleri arasında; İspanyol ordusunun böylesine bir savaşı kaldıramayacağı düşüncesi, Hitler’in Katolik mezhebine olan soğukluğu ve vaatlerin yetersizliği gösterilmiştir. Hitler de, Vichy Hükümeti ile ters düşmemek için İspanya’ya çok fazla toprak vaadinde bulunamamıştır. Hitler’in ısrarı, Mussolini’nin de araya girmesiyle, SSCB’ye karşı savaşılması koşuluyla “Mavi Tümen” ismi verilen gönüllü birlikler Almanlarla birlikte Doğu Cephesi’nde savaşmıştır. Bu tümen, Franco’nun savaş boyunca Mihver’e yaptığı nadir yardımlardan biridir. Ayriyeten Franco, Haziran 1940’da Hitler’e yolladığı bir mektupta savaşa girmeye hazır olduğunu fakat Cebelitarık, Fransız Kamerunu ve Fransız Fası’nın İspanya’ya verilmesini istediğini belirtmiş, Hitler bu talebi reddetmiştir.

    Francisco Franco, Heinrich Himmler ile.

    İkinci Dünya Savaşı bittiğinde Franco rejimi, Mihver ile yapılan bütün görüşme ve yardımlaşmaların evraklarını yok etmeye yeltendi. Çünkü bu evraklarda, Franco’nun Heinrich Himmler’e 6.000 Yahudi’yi teslim ettiği belirtilirken, Cebelitarık’ın işgali üzerine de çeşitli planlar hazırlandığı yazılıydı. Ek olarak İspanya, savaş sırasında Milletler Cemiyeti’nin yönetiminde olan Tangier’i işgal etmiş, 1945’e kadar da çıkmamıştır. Otto Skorzeny, Leon Degrelle gibi Nazizm rejimi ile bağlantıları bulunan kişiler Almanya’nın kaybetmesinin ardından İspanya’ya kaçmıştır.

    Francisco Franco’nun, Nazilerden kaçan Yahudilere vize ve geçiş imkanı verdiği görülse de, Soğuk Savaş boyunca İspanya’da yaşayan Yahudilerin halka açık dini törenler icra etmesine izin verilmedi. 1945’te yürürlüğe konan yasaya göre, sadece Katolikler rahatça vecibelerini yerine getirebiliyorlardı. 1967’ye kadar baskı altında tutulan Yahudiler, bu yıldan sonra partiye kayıtlı olmak şartıyla Katoliklerle aynı haklardan yararlanabildiler. 1978’de ise bütün inançlar tamamen rahat bırakıldı. Ayrıca Franco, Soğuk Savaş süresince İsrail Devleti’ni tanımayı reddetmiştir.

    Franco yönetimindeki İspanya’da kadınlar çeşitli haklardan mahrum kalmışlardır. Rejim tarafından kadınlara biçilen en büyük görev annelikti ve kadınların akademisyen, yargıç ve üst düzey memur olmasına izin verilmiyordu. Banka hesapları dahi eşlerine ya da babalarına bağlı olmak zorundaydı.

    İç savaş, İspanya ekonomisini tamamen yıktığından dolayı savaştan sonraki dönemlerde serbest piyasa belirli bir seviyenin altında tutulmuş, yatırımlar genellikle devlet eliyle yapılmıştır. Devlet eliyle yapılmasından dolayı ekonomi düşük bir istikrarda toparlanabildi. 1963’te alınan kararla serbest piyasa ekonomisine öncelik verildi ve “teknokrat” bir hükümet kuruldu. Akabinde, 1974’e kadar sürecek olan ve “İspanyol Mucizesi” adı verilen müthiş bir iktisadi kalkınma hareketi başladı. Bu sıçramadan sonra Batı Avrupa ülkelerinin ekonomik gücüne kısmen yaklaştı.

    İkinci İspanya Cumhuriyeti döneminde konuşulması yasallaşan Baskça, Galiçya dili ve Katalanca Franco’nun idareyi devralmasıyla yasaklandı. Bu yasak, ancak 1970’larda kalkabilmiştir.

    Francisco Franco, ölümünden iki gün sonra tahta çıkacak olan Juan Carlos ile birlikte, 24 Mayıs 1974.

    İspanya siyasi tarihine damga vurmuş, kritik dönemlerde ülkeyi yönetmiş ve sayısız savaşa katılmış olan “El Caudillo” Francisco Franco, 20 Kasım 1975’de hayata gözlerini yumdu. Cenazesine Şili Devlet Başkanı Augusto Pinochet ve Monako Prensi III. Rainier katıldı. ABD Başkanı Nixon, Franco için “Sadık bir arkadaş ve ABD’nin müttefikiydi.” demiştir.

    Francisco Franco’nun cenaze merasimi.
    Francisco Franco’nun cenaze merasimi.

    KAYNAKLAR

    Content Protection by DMCA.com
  • in , ,

    1. Cihan Harbi’nde Türkiye’nin Durumu ve Konumu

    Tarih kitaplarına biraz maruz kalmış veya ihtiyari olarak tarihin tozlu sayfalarında kendini kaybetmiş insanların malumu olduğu üzere 1. Cihan Harbi 28 Temmuz 1914 yılında resmen başlamıştı. Bu tarihe gelene kadar Osmanlı İmparatorluğu, Balkan Savaşları dolayısıyla balkanlardaki hükmünü resmen kaybettiğinden, İlber Ortaylı İmparatorluk vasfının da artık yitirildiğini ve Osmanlı’nın fiilen sona erdiğini belirtmiştir. Bu sebeple biz, bu yazımızda büyük savaşın yaşandığı tarihlerde Osmanlı yerine doğrudan Türkiye tabirini kullanacağız.

    Peki Türkiye başlangıçta harp dışında kalmaya çalışırken ne oldu da kendini birden harbin içinde buldu? Müttefik olarak ilk çareyi İngiltere’de ararken nasıl oldu da Almanların safında yer almak zorunda kaldık? İttihat ve Terakki mensuplarının sergüzeştçi tavırları mı bizi bu çıkmaza sokmuştu yoksa Almanlar İngiltere’ye ve Rusya’ya karşı bizi bir kalkan olarak kullanmak ve bu yüzden mutlaka yanlarına mı çekmek istemişti?

    Aslında bu büyük savaşı iyi idrak edebilmek için takvimi biraz daha geriye, 19. yüzyılın ortalarına çevirmekte fayda vardır. 1853 Kırım Harbi, bazı tarihçiler tarafından 1. Cihan Harbi’nin provası olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Kırım Harbi’nde dönemin büyük devletlerinin tamamı savaşmış ve 1877-78 (rumi takvime göre 1293 harbi) Osmanlı-Rus Savaşı’yla da 20. yüzyılın siyasetinin haritası yavaş yavaş şekillenmeye başlamıştır.

    Kırım Savaşı’nda Türk topçuları. Görsel: Carol Szathmari

    Hem Kırım Harbi’nde, hem de sonraki dönemlerde bizim müttefiklerimiz arasında en başta gelen devlet, tepesinde güneş batmayan imparatorluk olan İngiltere idi. Fakat İngiltere’nin bizim yanımızda yer alması elbette bize yakınlık duyduğundan değil, daha çok Rusya’nın yayılmacı faaliyetlerini durdurmak ve kendi menfaatlerine bir zarar gelmemesi içindi. Klasikleşmiş bir tabir olan Rusya’nın sıcak denizlere inme politikası karşısında coğrafi konum olarak en büyük engel Osmanlı iken, siyasi olarak bu politikanın karşısında duran da hep İngiltere olmuştu.

    Kırım Harbi esnasında, Karadeniz’de Rusları engellemek için bulunan Osmanlı donanmasının ani bir baskınla batırılması İngiliz ve Fransız kamuoyunda büyük tepkilere yol açtı. 1848 ihtilallerinin patlak vermesiyle yurtlarını terk edip Osmanlı’ya sığınan bazı mültecilere Osmanlı’nın kapıları açması ve Rusya’ya karşı bu mültecileri müdafaa etmesi, genel olarak Avrupa basınında Osmanlı’ya karşı olumlu rüzgarlar esmesini sağladı. İngiltere ve Fransa da, az evvel söylediğimiz gibi Rusya’nın yayılmacı politikalarını kendi çıkarları açısından uygun bulmadıkları için Rusya’ya karşı Osmanlı-İngiltere-Fransa ittifakının doğmasını sağlıyordu.

    İngiltere donanması, Çanakkale Boğazı’ndan giriş yapmış, Osmanlı topraklarını koruma ve kollama emri almıştı. Donanmanın bir kısmı da, Rus deniz gücünü yok etmek için Sivastopol’un bulunduğu Kırım’a doğru yol aldı. Kırım’a gönderilen müttefik askerlerin sayısı 140 bine ulaşmıştı. Burada savaşan askerlerin çoğu İngiliz ve Fransız’dı. Osmanlı da Kafkaslarda çetin bir mücadele içindeydi fakat Rusları durdurmakta zorlandılar ve Ruslar Kars’ı ele geçirdi.

    Rus Çarı 1. Nikolay Pavloviç (1796-1855)

    Osmanlı’nın imdadına müttefik kuvvetler yetişecekti. Savaşın ilerleyen aşamalarında Kırım’a çıkan müttefikler, Alma Irmağı kıyılarında Rusları mağlup ettikten sonra Sivastopol’u kuşatma altına aldılar. Ruslar burada ağır bir yenilgi aldı. Savaş devam ederken bu yenilgiyi sindiremeyen Rus Çarı 1. Nikola sinir krizi geçirdi ve hasta olmasına rağmen doktorları dinlemeyerek -20 derecedeki ağır hava şartları altında araziye inmiş ve askerleri yerinde teftiş etmek isterken aşırı soğuktan dolayı ölmüştü.

    Ruslar, çarın da ölmesiyle moral olarak çökmüş ve savaşı kaybedeceklerini anlamışlardı. Savundukları kaleleri kendi elleriyle havaya uçurup gemileri batırdıktan sonra Sivastopol’u terk ettiler ve yenilgiyi resmen kabul ettiler.

    Savaşın neticesinde Paris Barış Antlaşması imzalandı ve antlaşmaya göre Osmanlı toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı, antlaşmayı imzalayan devletlerin garantisi altında, yani İngiltere ve Fransa’nın koruyuculuğunda olacaktı. Boğazlar savaş gemilerine kapatılmıştı. Osmanlı İmparatorluğu ayrıca, İngiltere’nin desteğini kaybetmemek için, gayrimüslimlere geniş haklar tanıyan Islahat Fermanı’nı ilan edeceğini bu antlaşmanın maddeleri içinde beyan etmişti. Türkiye’nin laikliğe uzanan temel altyapısı da bu fermanla hazırlanmış oluyordu. Ancak konu dışında kaldığı için fermanın kapsadığı prensiplere burada temas etmeyeceğiz.

    Neticede, Fransız ve İngilizler Cromwel’den sonra ilk defa birlikte savaştılar. Osmanlı aleyhine faaliyet gösteren Rus taarruzları, 93 Harbi’ne kadar durdurulmuş oldu. Başkent İstanbul’da, savaş boyunca çok sayıda Avrupalı asker, elçi ve diplomat bulunmuştu. Bu sebeple İngiliz ve Fransız elçilerin Osmanlı yönetimi üzerindeki tesiri iyice artmıştı. Bu savaştan sonra Bâb-ı Âli’de sadrazam ve nâzır olabilmek için, bu iki büyük devletin elçilerinin desteğini sağlamak önemli bir siyasi rol haline gelmişti.

    Osmanlı’nın bu savaşla birlikte İngiltere başta olmak üzere Avrupalı devletlerle yakın temas kurması, yüzyılın sonuna dek sürdü. İngiltere ile vuku bulan ikili gelişmeler, İkinci Abdülhamit döneminin sonlarında bile devam etmişti. 93 Harbi’nde ise yine karşımızda Rusya yer almış, bu sefer Kırım Harbi’nin intikamını almak istediğinden yine bize savaş açmıştı. İngiltere bu savaşta, bir öncekinde olduğu kadar bizle yakın bir dostluk kurmasa da, bizim karşımızda da yer almamıştı. Tarafsız kalmak istemişti. Çünkü Ruslar önceki savaştan ders çıkarıp, İngiltere’yi, onların aleyhine bir girişimde bulunmayacağı konusunda ikna etmişti. Neticede Yalnız kalan Osmanlı bu savaşı kaybetti.

    1914’e yeniden dönelim. Avrupa’da savaş başlamış, Almanlar İkinci Dünya Savaşı’nda aynısını tekrar edecek şekilde iki cepheli olarak; hem Fransa’ya karşı, hem de doğuda Rusya’ya karşı taarruza geçmişti. Türkiye’yi savaşa sokacak olan iki Alman gemisi, Goeben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) Akdeniz’de bulunuyordu. Cebelitarık Boğazı’ndan başlayarak Cezayir önlerine gelen bu iki muharip gemi, Cezayir Limanı’nı bombalamıştı. 4 Ağustos’ta aynı bölgede devriye halinde gezen iki İngiliz gemisi, bu iki alman gemisini görmüş ve İngilizler, Almanlara nota vermişti. Nota kâfi olmayınca, İngilizler, önüne aldıkları bu iki Alman muharip gemisini kovalamaya başladı. Fakat yetişmekte zorlanıyorlardı çünkü İngiliz gemileri 25 milden fazla yapamamakta, buna mukabil Alman gemileri 29 mile kadar çıkabilmekteydi. 5-6 Ağustos gününü Sicilya’da geçiren Alman muharip gemileri buradan tekrar yola çıkarak Ege kıyılarına gelmiş ve kendilerini hâlâ takip etmekte olan İngilizlerden kurtulmak için çareyi Çanakkale Boğazı’na girmekte bulmuşlardı. Bu arada, İttihatçı Enver Paşa’nın da etkisiyle aynı günlerde Almanya ile Türkiye arasında ivedi bir antlaşma imzalandı. Kayzer Wilhelm, Berlin’deki Yunan elçisine Türkiye ile antlaşma yapıldığını ve bu Alman gemilerinin Türkiye’ye katılacağını bildirdi. Dönemin Yunan kralı aynı zamanda Kayzer’in eniştesiydi.

    SMS Goeben (Yavuz)
    SMS Breslau (Midilli)

    Alman savaş gemileri Çanakkale Boğazı’ndan içeri girmeyi başarır ve onlara içeride Türk kılavuz gemisi eşlik ederek, kendilerini mayınlı bölgeden geçirmiş ve güvenli bölgeye sokmuştur.

    Alman gemileri boğazdan geçer ve bu gemilere Türk bayrağı çekilerek, bu gemilerin Türkiye tarafından Almanlardan satın aldığı yönünde izlenim bırakılmak istenir. Bu sebeple, bu gemilere ”Yavuz” ve ”Midilli” adı verilir. Ancak boğaz girişinde demirleyen İngilizler, bu gemilerin Alman gemisi mi yoksa Türk gemisi mi olduğunu ayırt etmek mümkün olmayacağı için Çanakkale’den çıkacak olan her türlü gemiye düşman muamelesi yapıp ateş edeceklerini bildirir.

    21 Eylül’de İngiliz Amiralliği, Çanakkale Boğazı önlerinde hazır bekleyen İngiliz donanmasına şu emri verir: ”Goeben ile Breslau hangi bayrak altında çıkarsa çıksın batırılsın. Onlarla birlikte çıkacak Türk gemileri de batırılacaktır.” Fakat sadece Türk gemisi, kendi tasarrufu ile tek başına çıkacak olursa, batırıp-batırmama inisiyatifi orada bulunan İngiliz komutana bırakılmıştır. Uyarı olarak, Türkler açıkça savaş açma niyetinde bulunmadığı sürece onlarla kavga çıkarılmaması telkin edilmiştir.

    O sıralarda Çanakkale Boğazı’nda komutan olarak bulunan Alman subayı Weber Paşa adında bir zattır. Bu paşa, emir vererek Çanakkale Boğazı’na tüm girişleri kapattırır. Boğazın kapatılmasındaki amaç basit ve bellidir: Yavuz ve Midilli, tehlikeli kovalamacadan kendini kurtarıp rahatça İstanbul’a ve oradan da Karadeniz’e açılıp Rus kıyılarına varıp Rusları abluka altına alma imkanına sahip olabilecekti.

    Türkiye, geri dönüşü olmayan bir yola adım adım ilerlerken, bugün herkesin kafasını meşgul eden o meşhur soru gündemin belirleyicisi idi: Biz mi Almanların yanında savaşa girmek için can attık yoksa Almanlar mı bizi savaşa çekmek için bütün bu riskli yolu kendisine hedef belirledi?

    Lafı ağzımızda fazla eveleyip gevelemeden cevabımızı hemen verelim: Almanların bizi kendi saflarında savaşa çekme arzusu, bu noktada baskın gelmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti içinden bile Enver Paşa harici aslında Almanlara sıcak bakan yoktu. Osmanlı kabinesinden bazı paşalar da o dönem hâlâ İngiltere ile eski dostluğu tekrar yaşatmak ve çareyi İngiltere ile müttefik olma yolunda aramış fakat bu arayış cevapsız kalmıştı. Çanakkale Cephesi’nde bir güneş gibi parlayacak olan Mustafa Kemal ise, Almanlardan ve Enver Paşa’dan adeta nefret ediyordu. Ona göre mümkünse tarafsız ve savaşın dışında kalmak en iyi yoldu.

    ”Mustafa Kemal, Türkiye’yi yalnızca Türklerin kontrol etmesi gerektiğini ısrarla savunmuştu. Göreve getirilseler bile Almanların sadece hizmet etmek üzere kullanılmalarını tavsiye etmişti, bütün o yetersizliğiyle Enver’in ulusal bir tehlike oluşturduğunu ve ülkeye zarar vereceğini söylemişti. (…) Almanlara karşı aşırı düzeyde bir nefret belirmişti, Türkler ve Almanlar arasında sık sık yinelenen tartışmalar ve tatsız olaylar çıkıyordu. Türkiye, dev Alman makinesinin önemsiz bir parçası durumuna düşmüştü. Savaşı kim kazanırsa kazansın faturasını Türkiye’nin ödeyeceği düşüncesi yaygın bir kanı haline gelmişti. Bütün Alman subaylarını kaçırıp ülke dışına sürmek gibi çılgınca bir komplo bile hazırlanmıştı.”

    Harp patladığı zaman bu savaşın maksimum 6 ay süreceği düşüncesi yaygındı. Sadece İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchner’in bu savaşın uzun süreceği konusundaki tahmini doğru çıkmış ve İngiltere’yi, ona göre savaşa hazırlamıştı.

    İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener, Alfred Leete’nin tasarladığı askere alım posterinde, 1914. “Ülkenin Sana İhtiyacı Var”

    Peki ama savaş neden uzamış ve Almanlar bizi neden kendi saflarına çekmek istemişti?

    5-11 Eylül tarihlerinde Fransa’da yapılan ve Almanların durdurulmasıyla sonuçlanan birinci Marn Zaferi’nden sonra savaşın uzayacağı belli olmuştu. Almanlar, Fransa’ya karşı başlangıçta hızlı şekilde ilerlerken savaşın ilerleyen aşamalarında durmuş ve taarruzu bırakıp siper savaşına geçmişti. Bu durağanlık, Almanların aleyhine olacaktı. Bu aşamadan sonra Türkiye’nin savaşa girmesi büyük bir risk oluşturacaktı ki öyle de oldu.

    Mustafa Kemal Paşa, Sofya’da ataşemiliter iken İstanbul’da bulunan Dr. Tevfik Rüştü Aras’a 4 Eylül 1914 tarihli mektubunda şunları söylemiştir:

    ”Hangi tarafın galip geleceğine dair olan fikri kanaatimi söylemek istemem. Nazik ve mühim bir devre içinde bulunduğumuza şüphe yoktur. Almanlar büyük ve hayrete şayan bir saldırışla birçok Fransız kalesini çiğneyerek sağ kanadı ile Paris’i geçip Fransız ordusunu -arkası İsviçre’ye olmak üzere- sıkıştırdı. Bunun Almanların biricik maksadı olduğuna ve ona da muvaffakiyet elverdiğine herkes aynı fikirde idi. Bütün kâinat ve herkes, artık son kâti meydan muharebesine ve onun neticesine intizar ediyordu. Halbuki bu neticeye karşılık Alman ordularının Fransız ordusu karşısında geri çekildiği görüldü.

    Şarkta, Ruslarla Almanlar arasında cereyan eden vakalarda Ruslar bozuldu. Fakat güneyde Rusların pek üstün kuvvetleri karşısında Avusturya ordusu çekiliyor. Batıda Fransız ordusu taarruza hazır. Binaenaleyh, Alman ordusu serbest değil. Şarkta Rus ordusu üstün ve Avusturya ordusu çekilmeye mecbur. Vaziyeti şöyle tefsir edebiliriz: Almanlar Fransız ordusunu kâti meydan muharebesi ile henüz mağlup edemeyeceklerini ve Avusturya ordusunun üstün Ruslar karşısında daha ziyade mukavemet etmeyeceğini görerek, garpta büyük ordu ile geri çekilerek nispeten doğuya yaklaşmak ve sonra Fransız ordusu karşısında bir müdafaa ordusu terk ederek geri kalan ordularıyla doğuya dönüp, Avusturya ordusu ile birlikte Rus ordusunu vurmak istiyorlar.

    Pek güzel! Fakat bu defa Rus ordusu geriye, doğuya çekilmeye başlarsa ve bu orduyu yakalayıp ezmek mümkün olmazsa ve diğer taraftan Fransız ordusu mukavemet için yardım istemeye mecbur olursa, bu defa yine doğuda Ruslara karşı bir müdafaa kuvveti bırakıp batıya mı dönecek? Ve böyle mekik gibi bir doğuya, bir batıya gide gele Alman ordusunun hali ne olur?”

    Atatürk, sözlerinde haklıdır. Genç yaşına rağmen Almanların bu iki cepheli savaş mantığını yanlış bulmuş ve onların manevralarını tenkit etmiştir. İşin neticesinde yıpranacaklarını da öngörmüştür.

    Almanların Fransızlara karşı taarruzdan siper savaşına geçip savaşı durağanlaştırdığını ve uzattığını söylemiştik. Doğuda da Ruslara karşı ilerleseler de, savaşı sonlandıracak mutlak bir zafer elde edemiyorlardı. Bu durum karşısında Alman subayları da iki cepheli ağır bir savaşla karşı karşıya kaldıklarını idrak etmiş fakat artık geç kalınmıştı.

    Rus kuvvetlerini doğuda meşgul edecek, İngilizleri Mısır’da ve Arap Yarımadası’nda üstüne çekecek, Almanların doğudaki ve batıdaki yükünü hafifletecek bir desteğe ihtiyaç vardı, o destek de gayri ihtiyari olarak Türkiye’den gelecekti. İşte, Yavuz ve Midilli’nin Çanakkale Boğazı’ndan geçmek suretiyle Karadeniz’e açılmaları ve Rusları abluka altına alıp Sivastopol ile Odessa gibi başlıca yerleri bombalamasının stratejik sebebi budur: Almanların, üzerindeki savaş yükünü hafifletmek istemesi.

    29 Ekim 1914 tarihinde Odessa ve Sivastopol bombalandı. Enver Paşa, Karadeniz ablukasından haberi olmadığını söyleyip ”Ben donanmaya Karadeniz’e çıkıp Ruslara saldırması emrini vermedim” dese de, Alman ve Türk belgeleri, bunun doğru olmadığını göstermektedir.

    Karadeniz olayına karşılık, Çanakkale Boğazı’nda hazır bekleyen İngiliz ve Fransız donanması, 3 Kasım 1914’te Çanakkale’nin Avrupa Yakası’nda bulunan Seddülbahir’e ve Seddülbahir Kalesi’ne ateş açtı. Kalenin çevresinde bulunan cephanenin de patlamasıyla birlikte 85 askerimiz orada şehit oldu. Bugün, 18 Mart Deniz Muharebesi ve 25 Nisan Kara Çıkarmaları’nın başlangıcından önce her yıl 3 Kasım günü ”Çanakkale’nin ilk şehitleri”ni anma programı kapsamında bu şehitler anılır.

    Çanakkale Boğazı’nın girişini savunmak amacıyla 1659 yılında yaptırılan Seddülbahir Kalesi.

    5 Kasım 1914’te İtilaf Devletleri, Türkiye’ye resmen savaş açtığını ilan eder. Türkiye de 11 Kasım’da İtilaf Devletleri’ne savaş açtığını kamuoyuna duyurur ve 1. Cihan Harbi de bizim açımızdan resmen başlamış olur. Türkiye, bir oldu-bitti ile kendini Almanya safında bulmuştur.

    Sonuç ve Değerlendirme

    Almanlar öngörüsüz bir şekilde iki cephede birden savaşmanın bedelini ağır ödemiştir fakat bizi de yanlarına çekerek bu bedeli paylaşmak arzusunda bulunmuştur. İşin trajikomik kısmı, aynı Almanya, İkinci Dünya Savaşı’nda da iki cepheli savaşmanın (İngiltere ve Fransa’ya karşı taarruzda iken Rusya’ya da savaş açıp müşgül duruma düşmüşlerdir) bedelini yine ağır ödemiştir. Görünen o ki, birinci harpte yaptıkları hatadan ders çıkarmamışlardır.

    Türkiye açısından bu savaşta İttihat ve Terakki mensuplarını hiç bıkmadan suçlamak, işin en kolayıdır. ”İttihat ve Terakki olmasaydı, biz bu savaşta olmazdık” demek de gerçekçi bir bakış açısı değildir. Testi kırıldıktan sonra akıl veren çok olur. Büyük Frederik’in meşhur sözü de bu duruma iyi bir örnektir: ”Şimdi bildiklerimizi o anda bilseydik hepimiz birer ünlü general olurduk.”

    Türkiye, öyle ya da böyle bu savaşa girmek zorunda kalmıştır. Bütün bir yazı boyunca anlattığım gibi Almanların bizi bu savaşta kalkan olarak kullanmak istemesi ve Enver Paşa gibi şan ve şöhret peşinde koşmak isteyen birisinin de yetkili olarak başımızda bulunması, bizim en büyük talihsizliğimiz olmuştur. Ancak yine de, sadece ”Enver yüzünden savaşa girdik” demek, tarih bilmemektir. Tarihin akışı içinde dönemin koşullarını iyi analiz etmeden sonuç elde etmeye çalışırsak, bu tip sığ yorumların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Almanların bu ince hamlesi karşısında biz, alternatif plan üretememenin akılsızlığını ve nihayetinde cezasını çektik.

    Kaynaklar

    • ”Sorularla Osmanlı İmparatorluğu” – Erhan Afyoncu
    • ”Tek Adam, Mustafa Kemal” – Şevket Süreyya Aydemir
    • ”Bozkurt Mustafa Kemal” – İngiliz Yüzbaşı Harold C. Armstrong.
    Content Protection by DMCA.com
Load More
Congratulations. You've reached the end of the internet.