• in , , ,

    Zayıflatılmış Uranyum | Askeri Kullanımı ve Tartışmalar

    Giriş

    Bu çalışmada askeri amaçlar için “zayıflatılmış uranyum” (seyreltilmiş uranyum olarak da bilinir) kullanımı ve bu konudaki tartışmalar incelenmektedir. Çalışmanın ilk bölümünde zayıflatılmış uranyum hakkında temel bilgiler sunulurken; ikinci bölümde askeri araçlarda kullanımına değinilecek, son bölümde ise savaş sonrası etkileri hakkındaki tartışmalar ele alınacaktır.

    Uranyum Nedir?

    Periyodik tabloda U harfi ile gösterilen uranyum, 1789 yılında Martin Heinrich Klaproth tarafından keşfedilmişti. O dönem radyoaktivite kavramı hakkında fazla bilgi bulunmadığından, uranyumun da diğer elementlere benzer özellikler gösterdiği düşünülüyordu. Ancak yaklaşık 100 yıl sonra, 1896 yılında Dimitri Mendeleyev, yaptığı çalışmalarla uranyumun radyoaktif bir element olduğunu ispatlamıştır.

    Günümüzde birçok insan uranyumu, nükleer santrallerde enerji üretimiyle tanımıştır. Ancak uranyum atomları doğada farklı biçimlerde bulunurlar. Tüm uranyum atomları çekirdeklerinde aynı miktarda proton bulundururken bazıları farklı nötron miktarına sahip olabilirler. Bir elementin farklı nötron miktarına sahip versiyonları “izotop” olarak adlandırılır.

    Bazı uranyum izotopları ve doğada bulunma yüzdeleri.

    Söz konusu uranyum olduğunda Uranyum-235 izotopundan ayrıca bahsetmek gerekir. Çünkü nükleer enerji santrallerinin çalışma prensibi “nötron bombardımanı” denilen teknik ile atomu bölmeye ve bu sayede atom içerisindeki enerjiyi açığa çıkarmaya dayanır. Yapısı gereği U-235, normal sıcaklıklarda nötron bombardımanına maruz bırakıldığında en kolay bölünebilen uranyum izotopudur. Ancak doğada bulunan uranyumun neredeyse %99’u U-238 iken, yalnızca %0,71’i U-235 izotopundan ibarettir.

    Zayıflatılmış Uranyum Nasıl Oluşur?

    Tüm bunlar göz önüne alındığında uranyumun, nükleer enerji tesislerinde yakıt olarak kullanılabilmesi için bir “zenginleştirme” işleminden geçmesi gerekmektedir. Zenginleştirme işlemiyle doğal uranyumun içerisindeki, nötron bombardımanına yani nükleer füzyona en elverişli olan izotopun, U-235’in oranı arttırılmak istenir.

    İçerisindeki U-235 miktarı arttırılan uranyum az, orta ve yüksek zenginleştirilmiş olmak üzere 3 kategoriye ayrılır ve her bir kategori farklı reaktörlerde ve farklı amaçlarla kullanılabilir. Örneğin U-235 oranı %20’ye kadar olan uranyumlar, enerji santrallerinde elektrik üretimi için kullanılabilirken %20’nin üzerinde U-235’e sahip olan “yüksek zenginleştirilmiş uranyum” bazı uçak gemilerinde ve nükleer denizaltılarda yakıt olarak kullanılabilir. Nükleer silahlarda ise bu oran %85’in üzerindedir.

    Uranyum zenginleştirme prosesi. Doğal uranyumda %0.7 oranında bulunan U-235 izotopu, proses sonrasında %3-5 seviyesine yükseliyor.

    Zenginleştirme işleminden sonra U-235 cinsinden zengin olan uranyum ayrıldığında, geriye U-235 cinsinden fakir olan bir uranyum karışımı kalır. Elde kalan bu uranyum “zayıflatılmış uranyum” olarak adlandırılır. En radyoaktif izotoplarını kaybettiği için bu uranyum, doğadaki haline göre daha az radyoaktiftir.

    Ağırlıkça oranlar açısından, 1 gram zenginleştirilmiş uranyum üretildiğinde yaklaşık 7 gram zayıflatılmış uranyum yan ürün olarak elde edilmektedir.

    Uranyum zenginleştirme işlemleri, 1940’lı yıllarda ABD ve Britanya’da başladı. Açığa çıkan zayıflatılmış uranyumun ise henüz gücü keşfedilmediğinden “kullanışsız” olduğu düşünülmüş ve atık olarak depolanmaya başlanmıştı.

    Açık havada istiflenmiş zayıflatılmış uranyum içeren konteynerler. Bu konteynerler kalınlığı 6 ila 8 milimetre arasında değişen karbon çeliğinden imal edilmektedir.

    1970’lere gelindiğinde Pentagon bir raporunda Sovyetlerin, Varşova Paktı üyeleri için NATO mermilerinin delemediği zırhlar geliştirdiğine değindi. Bunun üzerine daha yüksek yoğunluğa sahip zırh delici mermiler üretebilmek için doğru malzemenin peşine düşüldü. Yapılan çeşitli testlerden sonra araştırmacılar, zayıflatılmış uranyumun güçlü bir zırh delici olarak kullanılabileceğini bildirdi.

    30 milimetrelik zayıflatılmış uranyum zırh delici başlık.

    Askeri Amaçlarla Kullanımı

    Zayıflatılmış uranyum içeren mühimmatların tamamı devletler tarafından kamuoyuna açıklanmamıştır. Kara araçlarında kullanılan bu tip mühimmatlar kamuoyunda bilinmektedir. Öte yandan savaş uçakları için geliştirilen ve “bunker buster” olarak isimlendirilen birçok sığınak delici bombanın savaş başlığında zayıflatılmış uranyum kullanıldığına dair ciddi şüpheler vardır. Ancak 1990’lardan bu yana başta ABD hükümetleri olmak üzere dünya devletleri bu konuda bir açıklama yapmaktan kaçınmışlar, havadan karaya bırakılan mühimmatların savaş başlıklarının içeriğini kamuoyuyla paylaşmamışlardır.

    Lazer güdümlü bir bomba olan GBU-24’e ait test görüntüleri.

    a) Kara Araçlarında Kullanımı

    Zayıflatılmış uranyumun yoğunluğu oldukça yüksektir. Bu yoğunluk (19.05 kg/m3) kurşunun yoğunluğundan 1.67 kat daha büyüktür. Aradaki bu fark sayesinde bir zayıflatılmış uranyum mermisi, aynı kütledeki bir kurşun mermiden daha küçük çapa sahiptir. Böylece zayıflatılmış uranyum mermisi, kurşun mermiye kıyasla daha az aerodinamik sürtünmeye maruz kalıp, hedefe daha yüksek bir basınçla çarpacağından daha derin penetrasyona sebep olacaktır. Uranyumun aynı zamanda kendiliğinden keskinleşme ve ince parçalara bölündüğünde piroforik olma özelliği vardır. Piroforik maddeler havayla temas ettiklerinde kendiliğinden tutuşurlar. Tüm bu koşullar, zayıflatılmış uranyumu, zırh delici mermilerin üretimi için cazip bir malzeme haline getirmiştir.

    Zayıflatılmış uranyum ve tungsten alaşımlarından üretilmiş delicilerin hedefe çarpma anlarındaki davranışları. Zayıflatılmış uranyum delici, hedefine çarptığında keskinleşerek daha derine nüfuz etmektedir. Bu yüzden tungsten alaşımlarına göre daha iyi bir zırh delici olarak değerlendirilmiştir.Keskinleşme özelliğinden dolayı zırhlı bir hedefe çarptığında delici çubuk olarak kullanılan zayıflatılmış uranyumun burnu kırılarak keskinleşir ve zırha nüfuz eder. Çarpma anında meydana gelen enerji dönüşümü ısı açığa çıkarır ve artan sıcaklığın da etkisiyle parçalanan uranyum alev alır. Saçılan parçacıkların bir anda alev alması genellikle aracın içerisindeki mühimmatı ya da yakıtı tutuşturarak aracın infilak etmesine sebep olur. ABD Ordusu zayıflatılmış uranyumu yaklaşık %3,5 titanyum içeren bir alaşım haliyle kullanmaktadır.

    105 mm M900 APFSDS-DU

    Görselde yer alan 105 milimetrelik M900 top mermisi, zayıflatılmış uranyum delici çubuk kullanılan bir anti tank mermisidir. Bu mermi bir dönem 105 milimetrelik M-68 topunu kullanan M1 Abrams, M48 ve M60 Patton tankları tarafından kullanılmıştı. Ayrıca İngiliz Challenger 1 ve Challenger 2 tanklarının da 120 milimetrelik sabot (kinetik enerjili zırh delici) mermilerinde zayıflatılmış uranyum kullanıldığı bilinmektedir.

    Günümüzde ABD ordusu tarafından kullanılan ve zayıflatılmış uranyum içeren en modern zırh delici tank mermisi; M829A4.

    Rus Ordusu ise 1970’lerin sonlarından bu yana, çoğunlukla T-62 tanklarının 115 milimetrelik toplarında ve T-64, T-72, T-80 ve T-90 tanklarındaki 125 milimetrelik toplarında zayıflatılmış uranyum içeren mermileri ana mühimmat olarak kullanmıştır.

    Kara araçlarında mermi olarak kullanılmasının dışında, zayıflatılmış uranyum, yüksek yoğunluğa sahip bir madde olarak zırh kaplamasında bir katman olarak da kullanılmıştır. Örneğinde M1A1HA (Heavy Armor) modelinde paslanmaz çelik ile çevrelenmiş 2.5 ila 5 santimetre kalınlığında zayıflatılmış uranyumdan imal edilen bir plaka kullanıldığı bilinmektedir.

    Bunlara ek olarak, 1990’ların başında geliştirilen bazı TOW ve AGM-142 Hellfire ile Brimstone tanksavarlarının varyantlarında zayıflatılmış uranyum kullanıldığına dair şüpheler dile getirilmiştir.

    b) Hava Araçlarında Kullanımı

    Zayıflatılmış uranyumun hava araçlarının havadan karaya mühimmatlarında kullanıldığında dair tartışmaların yaklaşık 30 yıllık bir geçmişi vardır. Bu tartışmaların merkezinde sığınak delici bombalar yer almaktadır. Sığınak deliciler, tank mermilerine benzer şekilde, hedefine ulaşmadan önce toprak, beton, çelik ya da kayadan oluşan katmanların aşılması gereken hedeflere karşı kullanılmaktadır. Körfez Savaşı sırasında Amerikan Hava Kuvvetlerine bağlı F-117 Nighthawklar Irak’ın askeri havalimanlarındaki beton koruganlı hangarları, mühimmat ve yakıt depolarını ve özellikle de Bağdat’ta yer alan telekomünikasyon tesisleri ile Baas rejimine ait yeraltı sığınaklarını hedef alan tonlarca ağırlıkta GBU-31, GBU-27 ve GBU-10 bıraktı. Bırakılan bombaların savaş başlıklarının ne içerdiği sır olarak tutuldu ve açıklanmadı. Örneğin 1980’lerde geliştirilen BLU-109’un yeni modeli olan BLU-116’nın selefiyle aynı şekil, boyut ve ağırlıkta olmasına karşın deliciliğinin iki kat fazla olması zayıflatılmış uranyum kullanımına dair soru işaretleri oluşturmaktadır.

    F-117 Nighthawk GBU-27 bırakırken.

    Sığınak delicilerin dışında seyretilmiş uranyum savaş uçaklarının ve helikopterlerin zırh delici mermilerinde kullanılmaktadır. Bu uçakların belki de en meşhuru A-10 Thunderbolt II’dir. A-10’da kullanılan 30 milimetrelik GAU-8 topu zayıflatılmış uranyum içeren zırh delici mermiler ateşliyordu.

    Savaşın Ardından: Körfez Savaşı Sendromu ve Tartışmalar

    1990 – 1991 yıllarında Körfez Savaşı’ndan dönen 697 bin ABD gazisinden yaklaşık 250 bini, kronik ve çok belirtili bir hastalıktan şikâyet ettiler. Gazileri etkileyen bu hastalık süreci önceki vakalarla doğrudan eşleştirilemediği için Körfez Savaşı Sendromu olarak adlandırıldı. Savaş sonrası evlerine dönen askerler yorgunluk, baş ağrısı, bilişsel bozukluk, kas ve iskelet ağrıları, uykusuzluk, solunum ve sindirim sistemlerinde bozukluk başta olmak üzere çok geniş bir semptom yelpazesiyle şikayetlerini bildiriyorlardı. Savaştan dönen askerlerde bazı ruhsal hastalıklar görülmesi alışılmış bir durumdu. Başta bu durumu sıradan savaş sonrası sendromu olabileceği düşünülse de daha önce bu kadar kronik ve karışık bir sendromla karşılaşılmamış olması bu sendromu özel kılıyordu.

    “Zayıflatılmış uranyum kendi askerlerimizi öldürüyor” Körfez savaşı gazileri tarafından hazırlanmış bir pankart.

    Peki bu savaşı özel kılan neydi? Bilindiği üzere ABD ordusu zayıflatılmış uranyumu ilk kez Körfez Savaşı’nda resmi olarak kinetik enerjili tanksavar mermilerinde ve otomatik top mermilerinde kullanmıştı. Önceki bölümde gayrı resmi olarak zayıflatılmış uranyumun kullanılmış olabildiğini vurgulamıştık. Ordu ve devlet her ne kadar zayıflatılmış uranyumun tehlikesiz olduğunu iddia etse de bu karmaşık rahatsızlıkların uranyum kullanımıyla aynı döneme denk gelmesi, sendromun ana sebeplerinden birinin zayıflatılmış uranyum olduğunun öne sürülmesine neden oldu.

    Askerlerin radyoaktif malzemeden imal edilen mühimmatları depolaması, taşıması, kullanması, ya da bu malzemeyle korunan bir zırhlı aracın içinde bulunması ürkütücü gelebilir. Ancak yapılan araştırmalar zayıflatılmış uranyumun üç farklı parçacık ile radyoaktif ışıma yaptığını göstermiştir. Bu ışımalardan birincil yani en yüksek oranda bulunanı alfa parçacıkları ile gerçekleşmektedir. Doğadaki haline göre %40 daha az radyoaktif olduğu bilinen zayıflatılmış uranyumun yaydığı alfa ışınlarının, insan cildi tarafından engellendiği belirtilmiştir. Radyoaktif ışımaların daha az olan kısmını oluşturan beta ışımalarından korunmak için ise, mürettebatın koruyucu tulum ve botlar giymesi yeterli oluyordu. Nüfuz olarak en büyük etkiye sahip olan gama ışınları ise, her ne kadar çoğu koşulda vücuda nüfuz edebilse de zayıflatılmış uranyum tarafından yayılımı o kadar düşük düzeyde gerçekleşiyordu ki uzmanlar bu radyasyon miktarının, her gün maruz kaldığımız ortalama radyasyon miktarında kayda değer bir artışa sebep olmadığını belirtmiştir.

    Körfez Savaşı’nda zayıflatılmış uranyumun kullanıldığı bölgeler.

    1991 yılında ABD ordusu, 300 ton zayıflatılmış uranyumun açığa çıktığı tahmin edilen Irak’a, savaş sonrası etkilerini araştırması için oluşturulan görev gücünün bir parçası olarak fizikçi Doug Rokke’yi bölgeye gönderdi. Rokke araştırmasının sonucunda “bölgede bulunan sivillerin ve askerlerin üzerinde ciddi olumsuz sağlık sorunları gözlemlediğini” bildirdi. Ayrıca açığa çıkan zayıflatılmış uranyumun %40’ının buharlaşarak havaya karıştığını ve %60’ının katı halde hedeflerin çevresine saçılmış halde bulunduğunu, bu radyoaktif maddelerin yutma, soluma ya da yarayla teması sonucu kolayca insanları etkileyebileceğini açıkladı.

    Zayıflatılmış uranyum kullanılan coğrafyalarda hem askeri personel hem de bölge halkı bundan etkilenmişti. Radyoaktivite tehlikesi otoriteler tarafından önemsenmiyordu ancak radyasyon dışında korkulacak şeyler de vardı. Uranyum radyoaktif bir element olmasının yanı sıra aynı zamanda toksik bir metaldir. Bu yüzden uranyumla doğrudan deri temasının sağlanmasının yanı sıra temas etmiş havayı solumak, yiyecekleri ve içecekleri tüketmek bile bu toksik etkiden zarar görülmesine sebep olur. Zayıflatılmış uranyuma maruz kalındığında başta böbrek, beyin, karaciğer ve kalp olmak üzere birçok hayati önem taşıyan organın, normal fonksiyonlarını yerine getiremeyecek derecede hasar alması söz konusudur.

    Kara araçlarının mühimmatlarında kullanılan zayıflatılmış uranyum miktarının az olması ve sahada görev yapan askerlerin bu tür mühimmatların kullanımının kısıtlı olduğuna dair beyanları sığınak delici bombalarda zayıflatılmış uranyum kullanımına dair soru işaretlerini artırmaktadır. Bu hususa ilişkin Yüzbaşı Mark Gerges muharebe deneyimi hakkında şunu ifade etmektedir:

    “Tanklar iki tür sabot taşıyordu; çok sayıda M829 ve yedi adet  ‘supersabot’ dediğimiz M829A1*. Planımız Cumhuriyet Muhafızları ile gireceğimiz çatışmanın başında M829’ları ateşlemek, daha sonra M829A1’leri kullanmaktı çünkü T72M1’lerin daha kalın zırhlarını delebilmek için buna ihtiyacımız olduğunu düşünmüştük. Pek de öyle değilmiş. Çatışma sırasında bütün bölüğümden yalnızca bir ya da iki ‘supersabot’ ateşlenmişti.” [*Ç.N. Supersabot olarak isimlendirilen M829A1 zayıflatılmış uranyumdan imal edilen zırh delici mermidir.]

    Sığınak delici mühimmatların zayıflatılmış uranyum içerdiğine dair kuşku uyandırıcı bazı vakalar da vardır. Örneğin 5 Aralık 2000’de, Afganistan’da bırakılan bir GBU-31 JDAM’ın, sahadaki Afgan ve Amerikan kuvvetlerinin 100 metre uzağına düşmesi sonucu müttefik üç Afganistan askerinin hayatını kaybettiği olayda teamüllere tamamen aykırı olarak gazetecilerin alana girmesine ve fotoğraf çekilmesine izin verilmemişti. Bir başka kuşku uyandırıcı olay Lübnan’da yaşandı. 2006 yılında yaşanan Lübnan Savaşı sırasında İsrail Hava Kuvvetleri tarafından bırakılan bir bombanın kraterinin çevresinde yapılan çalışmalarda anormal seviyede radyoaktivite tespit edildi. Bunun üzerine kraterdeki topraktan alınan örnekler inceleme için İngiltere’ye gönderildi. Yapılan testler sonucunda topraktaki radyasyon miktarının normalden en az 6 kat fazla olduğu görüldü. Savaştan kısa süre önce İsrail’in, ABD’den 500 adet bomba satın almış olması zayıflatılmış uranyuma dair şüphe uyandırmaktadır.

    Uzmanlar 2003 yılında Irak’ta, yalnızca 3 haftalık bir çarpışmada 1000 ila 2000 ton zayıflatılmış uranyum içeren mühimmatın kullanıldığını tahmin etmektedir. Bu mühimmatların çeşitli araç ve silahlar yoluyla kullanılabiliyor olması, açığa çıkan zayıflatılmış uranyum miktarını ve sonuçlarını da etkilediği söylenebilir.

    1991’deki savaşın nispeten çorak ve şehirlerden uzak alanlarda gerçekleşmesi, sivil tahribatın artmasının önüne geçmiş olsa da aynı durum 2003 için geçerli değildi. Hindistan Deniz Kuvvetleri’nden Amiral Vishnu Bhagwat, 2004 yılında yaptığı bir konuşmada zayıflatılmış uranyumdan şu şekilde bahsetmişti:

    “2003 savaşında Iraklılar, 1991’deki gibi çöllerin aksine şehir merkezlerinde Pentagon’un radyoaktif cephaneliğine maruz kaldı. Şimdiye dek 1991 savaşına katılan 697.000 ABD askerinin yarısı ciddi hastalıklara kapıldığını bildirdi. Amerikan Körfez Savaşı Gazileri Birliği’ne göre, bu askerlerin % 30’undan fazlası artık kronik olarak hasta. Engelli gazilerin sayısı ise şok edici şekilde yüksek. Oysa onlar otuzlu yaşlarının ortasındalar ve sağlıkları yerinde olmalıydı.”

    ABD Gazi İşleri Bakanlığı, 2008 yılında yapılan bir incelemede zayıflatılmış uranyuma maruz kalmanın, böyle çok semptomlu bir hastalıkla ilgisinin olmadığını iddia etti fakat gaziler, sivil toplum örgütleri ve bağımsız araştırmacılar bu görüşe katılmadı.

    Irak

    2001 yılında Irak’ın güneyindeki Basra Hastanesi’ndeki sağlık görevlileri, Körfez Savaşı’nın ardından burada doğan bebeklerde görülen lösemi ve genetik bozukluk oranlarında ciddi bir sıçrama olduğunu öne sürdüler. Iraklı doktorlar bu anormal artışı zayıflatılmış uranyumun uzun vadeli etkisine bağladılar. 2003’te Irak’ta nerede ve ne kadar zayıflatılmış uranyum kullanıldığının açıklanması ve etkilenen bölgelerde daha titiz çalışmaların sürdürülebilmesi için çağrılar yapılsa da bu konuda kayda değer bir çalışma yapılmadı. 2004 yılında Irak, dünya çapında lösemiye bağlı ölüm oranı en yüksek ülke olmuştu.

    Zayıflatılmış uranyumdan kaynaklandığı belirtilen bazı genetik hasarlı insanlar.

    2012’de yapılan bazı çalışmalar ise Felluce halkının “şimdiye kadar incelenen herhangi bir popülasyonda görülen en yüksek genetik hasar oranına” sahip olduğunu belirterek Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallığı 2004 yılında şehirde yürüttükleri operasyonlarla bu oranın arasındaki muhtemel bağlantıları incelemeye davet etmiştir. Fakat alınan toprak örneklerinde, Felluce’de kullanıldığı bilinmesine rağmen zayıflatılmış uranyuma rastlanmamıştır.

    Sonuç

    Irak’ta çok yoğun kullanılmış olsa da dünyanın farklı yerlerindeki farklı kuvvetler tarafından zayıflatılmış uranyum mühimmatlarının kullanıldığı bilinmektedir. Gerçekleşen operasyonlardaki askeri personelin, gazilerin, bölge halkının ve serbest araştırmaların sonucu her ne kadar ciddi bulgular ortaya koysa da müttefik otoriteler tarafından zayıflatılmış uranyum asla ciddi bir tehlike olarak görülmemiş ya da gösterilmek istenmemiştir.

    Bu bölümde zayıflatılmış uranyum kullanımı mümkün olduğunca farklı pencerelerden incelenerek yanlış ya da taraflı yorumlar oluşmasının önüne geçilmek istenmiştir.

    Zayıflatılmış uranyum mühimmatlarının kullanıldığını resmi olarak sadece ABD ve Birleşik Krallık kabul etse günümüzde hala birçok orduda zayıflatılmış uranyumun kullanıldığı tahmin edilmektedir.

    Kaynaklar ve İleri Okuma

    Content Protection by DMCA.com
  • in , ,

    Afganistan Savaşı ve Sovyetler Birliği’nin Çöküşü

    Yazarlar: Rafael Reuveny ve Aseem Prakash, Review of International Studies, 1999.

    Çeviren: Atakan İskender, Muharebe Tarihi, 2020.

    Okumak üzere olduğunuz makale Rafael Reuveny ve Aseem Prakash tarafından kaleme alınmıştır ve Suat İskender’in katkılarıyla, Atakan İskender tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir. Makalenin aslı ilk kez Review of International Studies’in 25. sayısında yayımlanmıştır. Makaledeki değerlendirmelerin tamamı yazarlara aittir; Muharebe Tarihi oluşumunun ve çevirmenin fikir ve görüşlerini hiçbir şekilde yansıtmaz.

    Afganistan Savaşı ve Sovyetler Birliği’nin Çöküşü

    Özet1

    Sovyetler Birliği’nin çöküşü uluslararası ilişkiler, karşılaştırmalı siyaset ve Sovyet politikaları üzerine çalışan bir çok bilim insanını şaşırttı. Sovyetler Birliği’nin çöküşüne dair mevcut açıklamalar Gorbaçov’un reformcu liderliğine ve/ya da sistematik faktörlere atıfta bulunmaktadır. Bu açıklamalar Afganistan’daki savaşın temel etkisine odaklanmıyor. Pek çok bilim insanı savaşları imparatorlukları çöküşe götüren ve rejimleri değiştiren önemli bir faktör olarak gördüğü için bu durum şaşırtıcıdır. Afganistan’daki savaşın Sovyetler Birliği’nin çöküşünde tek başına olmasa da önemli bir faktör olduğunu savunuyoruz. Savaş Sovyet siyasetini dört yönden etkiledi: (1) Algısal etkiler: liderlerin imparatorluğu bir arada tutmak ve yabancı ülkelere müdahale etmek için orduyu kullanmanın etkinliği konusundaki algılarını değiştirdi; (2) Askeri etkiler: savaş Kızıl Ordu’nun itibarını zedeledi, parti ile askeriye arasında bölünme yarattı, Kızıl Ordu’nun yenilmez olmadığını gösterdi, bu Rus kökenli olmayan cumhuriyetleri bağımsızlık için cesaretlendirdi; (3) Meşruiyet üzerindeki etkileri: Rus kökenli olmayanlar savaşı, Rusların savaşmadığı bir Rus savaşı olarak gördüğü için bağımsızlık talebi ortak bir amaç olarak ortaya çıktı; (4) Katılımcılık etkileri: savaş yeni siyasi katılım biçimleri yarattı, glasnost öncesinde basını ve medyayı dönüştürmeye başladı, glasnost sloganlarını ateşledi ve yeni sivil örgütler kurarak komünist partinin hegemonyasını zayıflatan önemli bir savaş gazileri (Afganisti) kitlesi yarattı.

    Giriş

    İki dünya savaşının yanı sıra Sovyetler Birliği’nin yükselişi ve çöküşü muhtemelen bu yüzyılın en büyük siyasi olaylarıdır. Bu çöküş genellikle sisteme ve/veya liderliğe ilişkin etmenlere atfedilir. Afganistan Savaşı çöküşteki önemli etmenlerden biri olarak vurgulanmamıştır. Sistemik açıklamalar, iç sorunlar (verimsiz merkezi planlama ve etnik sorunlar gibi) ve/veya yapısal sorunlar nedeniyle (Soğuk Savaş ve Sovyetler Birliği ile Batı arasındaki ekonomik açığın artması gibi) dağılmanın kaçınılmaz olduğunu öne sürmektedir.2 Liderlik temelli açıklamalar siyasi liderlerin (özellikle Gorbaçov ve Şevardnadze) ve Sovyet seçkinlerinin rollerini vurgular.3

    Yine de sistemik ve liderlik temelli açıklamalar iki farklı soru grubuna yeterince hitap edememektedir. Birincisi, fiziksel ayrılmalar neden 1980’lerin sonuna doğru başladı ve nihayet 1991’de Sovyetler Birliği dağıldı? Sovyet liderleri neden ancak 1980’lerin ortasında mevcut ekonomik ve dış politikaları sürdürmenin imkansız olduğunu kabul ettiler? Sovyet ekonomisi 1980’lerde kötüye gitmiş olmasına rağmen ani bir çöküşün eşiğinde değildi. Dahası, 1970 ve 1980’lerde Sovyetler Birliği ilk kez Amerika Birleşik Devletleri ile denk bir askeri güce ulaşmıştı.4

    İkincisi, Sovyet liderleri Rus kökenli olmayanların ayrılıkçı hareketlerine neden müsamaha göstermişlerdi? Neden daha önce Çekoslavakya (1968), Macaristan (1956) ve Doğu Almanya (1953) örneklerinde olduğu gibi Sovyet ordusunu kullanarak bu hareketleri bastırmamışlardı?

    Tilly, imparatorlukların çöküşünü büyük iç ve dış savaşlara bağlar. 1986 ile 1992 yılları arasında Sovyetler Birliği’nin geçtiği süreci şöyle gözlemler:

    Avrupa’nın daha özgün devrimlerinden biri: bir savaşın etkisi olmaksızın bir imparatorluğun parçalanması ve merkezi yapısının dağılması… Amerika Birleşik Devletleri ile oldukça pahalı bir Soğuk Savaşın ürünü olan Afganistan çıkmazı, daha önce imparatorlukları sona erdiren savaşlara en yakın eşdeğerdedir.5 [italik kısımlar makalenin yazarları tarafından eklenmiştir].

    Yine de Tilly, çöküşün etiyolojisini (nedenbilimini) açıklamıyor. Tilly’nin bıraktığı yerden başlıyoruz.

    Çoğu bilim insanı tipik olarak Afganistan Savaşı’nı küçük ve Sovyet sisteminin temel kurumları üzerinde minimum etkiye sahip olan kontrol edilebilir bir çatışma olarak görmektedir. Fakat biz bu savaşı Sovyetler Birliği’nin dağılmasında sistemik ve liderlik temelli etmenlerle birlikte en önemli nedenlerden biri olarak görüyoruz. Savaşta tekrar eden hatalar Sovyet liderliğinin, Rus kökenli olmayan ulusları birlik içerisinde tutmak için güç kullanmanın etkinliğine  dair görüşlerini değiştirdi (algısal etkiler), ordunun moraline ve meşruiyetine zarar verdi (askeri etkiler), iç uyumu bozdu (meşruiyete ilişkin etkiler) ve glasnost’u hızlandırdı (glasnost etkisi). Bu etkiler aynı anda işledi. Savaş başarısızlıkları askeriyeyi ve reform karşıtı muhafazakar güçleri zayıflattı ve glasnost ve perestroyka sürecini hızlandırdı. Daha önemlisi, bu başarısızlıklar Sovyet ordusunun yenilmez olmadığını gösterdi, dolayısıyla Rus kökenli olmayan cumhuriyetleri, askeri tepkiden korkmadan bağımsızlık talep etme yolunda cesaretlendirdi.

    Bu makale üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde Sovyetler Birliği’nin çöküşüne dair literatürü kısaca gözden geçiriyoruz. Ardından, Sovyetler Birliği’nin çöküşünde Afganistan Savaşı’nın rolünü özetliyor ve bizim iddiamızı destekleyen kanıtlar sunuyoruz. Son olarak, bu makalenin sonuçlarını açıklıyoruz.

    Sovyetler Birliği’nin Çöküşüne Dair Mevcut Açıklamalar

    Sistemik açıklamalara göre, 1970’lerin Sovyet sistemi verimsiz merkezi planlama ve devasa bürokrasilerin doğasında bulunan asil temsilci sorunları6 nedeniyle ciddi bir krizle yüz yüzeydi.7 Bu etmenler Sovyetler Birliği ile Batı arasındaki ekonomik ve teknolojik açıkları artırdı. Bu açıkları kapatmak için reformlar gerekliydi. Bu reformlar bir kez başladığında kontrolden çıktı ve Sovyetler Birliği’nin çöküşüne yol açtı.8

    Fukuyama; demokrasinin, totaliteryenzime ve kapitalizm ve serbest piyasanın, komünizm ve merkezi planlanlamaya karşı olan doğal üstünlüğünün Sovyetler Birliği’nin çöküşünü kaçınılmaz kıldığını iddia etmektedir.9 Diğer araştırmacılar 1980’lerde Sovyet ekonomisinin büyümesinin neredeyse tamamen durmuş olduğunu ve bu ekonomik zorlukların çöküşe yol açtığını savunmaktadır. Sovyet ekonomisi yükselen şehirli orta sınıfın, tüketim mallarına olan talebini karşılayamadığından onların desteğini kaybetmeye başladı.10 Artan ekonomik ve siyasi reformlar, yozlaşmış merkezi ve bölgesel liderlerin ittifakı tarafından sabote edildi. Perestroyka, dev boyutlu bir sistemik reform, bu engelleri aşmak için başlatıldı. Fakat bu reform, Sovyetler Birliği’nin çöküşüne neden olan bir Frankenstein’a dönüştü.11

    Diğer sistemik açıklamalar Soğuk Savaş’ın Sovyetler Birliği’ne dayattığı yüksek bedelleri vurgulamaktadır.12 Örneğin Ikle, “komünizmin güdümündeki Sovyet sisteminin, Sovyet ekonomisini yok ettiğini ve böylece Sovyet imparatorluğunun kendi kendini yok etme sürecini hızlandırdığını” savunmaktadır.13 Diğer bilim insanları, birliği bir arada tutmak için büyük askeri güçlere ihtiyaç duyulmasının, Doğu Avrupa ülkelerine yapılan mali yardımın ve huzursuzluğu frenlemenin maliyetinin ve üçüncü dünya ülkelerine sağlanan finansal yardımların, Sovyetler Birliği’ni aşırı gerdiğini savunmaktadır.14 Son olarak, bazı bilim insanları çöküşü iç etnik gerilimlere bağlamaktadır. Glasnost biraz özgürlüğe izin verdiğinde, ayrılıkçı sesler daha da güçlendi. Ayrılıkçılar Moskova’nın talepleri karşılama girişimlerini zayıflık olarak değerlendirdi ve bu zayıflıktan yararlanmayı seçerek bağımsızlık istediler.15

    Liderlik temelli açıklamalar Gorbaçov ve onun ekibinin çöküşteki rolüne yoğunlaşmaktadır.16 Bu argümanın özü, Sovyet sisteminin temelde istikrarlı olduğuna ve Sovyet liderlerinin politikaları olmasaydı, ülkenin daha uzun süre ayakta kalabileceği fikrine dayanmaktadır. Eski ABD Dışişleri Bakanı James Baker’ın belirttiği gibi, “bu dönüşüm o [Gorbaçov] olmasaydı başlamazdı”.17 Bazı liderlik temelli açıklamalar, siyasi liderlerle karşılıklı ilişkileri olan ve önemli politika değişikliklerine katkı sağlayan, rejimden yana siyasi tutumlar için gerekli teorileri üreten siyaset dışı entelektüel seçkinlere de yoğunlaşmaktadır.18 Fakat daha önce öne sürdüğümüz gibi, bu tür açıklamalar iki kritik soruyu ele almadıkları için eksik kalmaktadır. Birincisi, Sovyetler Birliği’nin dağılması neden 1980’lerin sonlarına doğru başladı? İkincisi, Sovyet liderleri neden ancak 1980’lerin ortasında ekonomik ve dış politikalarını sürdürmenin imkansızlığını kabul ettiler?

    Afganistan Savaşı ve Sovyet Çöküşü

    Büyük savaşlar, kalıcı sosyal değişiklikler üreterek ve gruplar arasındaki politik gücü yeniden dağıtarak iç siyaseti kritik bir şekilde etkiler.19 Mevcut literatür büyük savaşların nasıl yeni devletler yaratabileceğini, ayrıca halihazırdaki devletleri nasıl kırılgan hale getirebileceğini açıklamaktadır.20 Şaşırtıcı bir şekilde, Sovyetler Birliği’nin çöküşüne ilişkin mevcut açıklamalar Afganistan Savaşı’nın etkisini yeterince vurgulamıyor.21

    Sovyetler Birliği Aralık 1979’da Afganistan’a müdahale etti. Geriye dönüp bakıldığında, 1979’da Sovyet imparatorluğunun neredeyse on yıl içinde parçalanması bir yana, çökebileceği dahi düşünülemezdi.22 Afganistan Savaş’ı başlangıçta Sovyet liderleri tarafından küçük kapsamlı bir müdahale olarak görünmesine karşın bir milyon Sovyet askerinin dahil olduğu, on binlercesinin hayatını kaybettiği ve yaralandığı on yıllık bir savaşa dönüştü. Resmi Sovyet medyası, 1980’lerin başlarında Afganistan Hükümetinin insani ve barışçıl görevler için Sovyet askeri yardımını talep ettiğini ileri sürdü.23

    Gorbaçov, Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Genel Sekreteri olmadan çok önce, medya sansürüne rağmen çatışma tırmandıkça savaş kayıpları ve engelli askerlerin sorunları hakkında söylentiler ortaya çıkmaya başladı.24 Gorbaçov, Genel Sekreter Çernenko’nun İdeolojik İşlerden Sorumlu Sekreteri olarak, muhtemelen bu müdahaleye yol açan karar süreçlerinde bir katılımcı değildi. 1985’te, Afganistan Savaşı’nın yaklaşık yarısında SBKP Genel Sekreteri oldu. Gorbaçov’un Afganistan Savaşı’na ve sistematik reformlara yönelik politikalarında iki aşama tanımlıyoruz. İlk aşamada (1984 yazından, 1986 yazına kadar) Gorbaçov, seleflerinin Afganistan’daki politikalarını izliyor gibi görünüyordu. Savaşın gidişatını askeri olarak döndürmek maksadıyla, Sovyet savaş çabalarını denetlemesi için en tanınmış generallerden biri olan General Mihail Zaitsev’i seçti.25 Gorbaçov yurtiçinde reform ihtiyacından söz ederken, bu yönde herhangi bir adım atmadı.

    1986’yı Afganistan Savaşı’nın dönüm noktası ve dolayısıyla Gorbaçov’un reform gündeminin ikinci aşaması olarak görüyoruz. 1986’da, ABD tarafından sağlanan karadan havaya füzeler, roketler, havan topları ve iletişim teçhizatları ile iyi silahlanmış olan mücahitler Sovyet ordusuyla girdiği birçok çatışmayı kazandı.26 Sovyet konvoylarına düzenlenen başarılı pusuların günlük bir olgu haline gelmesiyle kayıplar ve Sovyet şehirlerinde görülen engelli askerlerin sayısı önemli ölçüde arttı, savaş gazileri (Afganisti)27 giderek Sovyet şehir hayatının bir parçası haline geldi. Pek çok gazi Rus olmayan milletlerden olduğu için Rus kökenli olmayan Sovyet cumhuriyetlerindeki vatandaşların savaşa muhalefeti arttı. Gaziler, varlıkları Afganistan’daki Sovyet müdahalesini küçük çaplı olarak göstermek isteyen yetkililer tarafından çoğu kez kabul edilmediğinden Sovyet liderlerini açıkça ve sertçe eleştirdiler.

    1986’nın sonlarına doğru Afganistan Savaş’ı Sovyet iç siyasetini önemli ölçüde etkiledi. Anti-militarizm, Rus kökenli olmayan Sovyet cumhuriyetlerinde güçlendi. Rus olmayanlar için savaş, Moskova yönetimine karşı geliştirdikleri muhalefetlerinin birleştirici bir sembolü haline geldi. Afganistan’dan çekilme kararı, Sovyet askeri zayıflığına işaret etti ve ordunun yenilebilir olduğunu gösterdi. Savaş, 1988’e gelindiğinde Sovyet liderlerinin, parçalanan ülkeyi bir arada tutmak için askeri güç kullanmanın etkinliğine ilişkin algılarını değiştirdi.

    Bu savaş aynı zamanda Sovyet ordusunun itibarını da zedeledi. Sovyet ordusu, çeşitli Sovyet cumhuriyetlerini bir arada tutan bir yapıştırıcı olduğundan, ordunun Afganistan’daki yenilgisinin Sovyetler Birliği’nin hayatta kalması üzerinde derin etkileri oldu. Sovyet askerleri tarafından yapılan yolsuzluk, yağma ve talan, ordunun ahlaki meşruiyetini yok etti. Ordudaki etnik bölünme, Rus olmayan, özellikle de Asya bölgelerinden gelen askerler, Afganlarla savaşma konusunda kararsızlık gösterdiğinde, firar ve hatta isyan ettiğinde daha da belirginleşti. Uyuşturucu kullanımı artıyordu ve daha da kötüsü askerler, uyuşturucu, yiyecek ve elektronik eşyalar elde etmek için mücahitlere ekipman satıyorlardı.28

    Savaşın etkilerini dört kategoriye ayırıyoruz: (1) Algısal etkiler; (2) Askeri etkiler; (3) Meşruiyete ilişkin etkiler; (4) Glasnost etkileri. Bu kategoriler, Afganistan Savaşı’nın, Sovyet siyaseti ve dolayısıyla Sovyet çöküşüne dair etkisini açıklamada eşit derecede önemli değildir. Algısal ve askeri etkileri en önemli olarak görüyoruz, ardından meşruiyet etkileri ve son olarak da glasnost etkileri geliyor. Algısal ve askeri etkiler, farklı ülkeleri bir arada tutmak için belki de en önemli kurum olan Sovyet ordusunun itibarının zedelenmesine ve Sovyet liderliğinin, Rus olmayan cumhuriyetlerdeki ayrılıkçı hareketleri bastırmak için orduyu konuşlandırmanın etkinliğine ilişkin algısının değişmesine işaret ediyor. Özellikle gaziler, ordunun itibarını sarsmakta kilit bir rol oynadı. Meşruiyet etkileri, ordunun ve ülkenin iç bütünlüğünün zayıflamasını tanımlar. Son olarak, glasnost etkileri, medyayı resmi olmayan savaş hikayelerini bildirmeye cesaretlendirerek ve böylece Sovyet devletinin çeşitli organları arasındaki bölünmeleri genişleterek, savaşın glasnost‘u hızlandırma üzerindeki etkisine atıfta bulunuyor.

    Algısal etkiler

    Gorbaçov’dan önceki Sovyet liderleri, birlikteki ülkeleri bir arada tutmak için orduyu kullanabileceklerine ve kullanmaları gerektiğine inanıyorlardı. 1983’ün başlarında, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’daki askeri müdahalesini savunurken, SBKP’nin Genel Sekreteri Andropov şunu gözlemledi: “Özbekistan, Tacikistan ve Kırgızistan Sovyet Cumhuriyetlerindeki asi hanlıkları bastırmak neredeyse tüm Kızıl Ordu’nun on beş yılını aldı”.29 Afganistan Savaşı, Sovyet liderliğinin çeşitli ülkeleri askeri güç kullanarak bir arada tutmanın etkinliğine ilişkin algısını değiştirdi.

    1979’dan 1986’ya kadar savaş, Sovyet medyası ve liderliği tarafından “uluslararası bir görev” ve “iyi komşuluk” olarak resmedildi.30 Resmi olarak Afganistan’da savaş yoktu. Şubat 1986, savaşın resmi tasvirinde bir dönüm noktasıdır. Gorbaçov, SBKP’nin Yirmi Yedinci Kongresi’ne hitaben yaptığı konuşmada, Afganistan Savaşı’nı “kanayan bir yara” olarak nitelendirdi.31 Daha sonra aynı yıl Şevardnadze, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’a müdahalesini “günah” olarak nitelendirdi.32 Savaşın tüm yönleri ortaya çıkmaya başladıkça, Sovyet siyasi liderleri kendilerini Afganistan’a müdahale etme kararından uzak tutmaya başladı. Orduyu ve “önceki rejimin yaşlı liderliğini” günah keçisi ilan etmeye çalıştılar.33 Ocak 1988’de Şevardnadze, Pravda‘ya şunları söyledi: “Bu mirası kendimiz için seçmediğimiz halde [ama] olduğu gibi kabul ederek, bundan sonra onunla nasıl başa çıkacağımız konusunda da kararlar almak zorundayız”.34

    Ekim 1989’da Yüksek Sovyet’e yaptığı bir konuşmada Şevardnadze, Sovyet birlikleri Afganistan’a gittiğinde Gorbaçov ve kendisinin “birlikte olduklarını” ve “bunu radyo ve gazete haberlerinden öğrendiklerini” savundu.35 Halk Temsilcileri Kongresi, Aralık 1989’da önemli bir hamleyle, hem Afganistan’a müdahaleyi hem de bu kararı veren liderleri kınadı. Ocak 1990’da Şevardnadze, en açık şekilde Afganistan’dan çekilmeyi (ve askeri güç kullanmanın yanlışlığını açığa çıkararak) perestroyka‘nın hedeflerine bağladı. “Ülkemizin Afgan savaşındaki baskıcı manevi ve maddi yükten kurtarılması, perestroyka‘nın en büyük uluslararası başarılarından biridir” dedi.36 1992’de verdiği bir röportajda, Sovyet reformlarının başlamasını en açık şekilde Afganistan Savaşı’na bağladı: Afganistan’dan ayrılma kararı [13 Kasım 1986’da alındı] ilk ve en zor adımdı… diğer her şey bundan kaynaklandı37 [italik kısım makalenin yazarları tarafından eklenmiştir].

    Sovyet devleti, maddi ve insani bedelleri ne olursa olsun, ayrılıkçı hareketleri her zaman acımasızca bastırmıştı. Afganistan Savaşı’ndan önce, Rus olmayan Sovyet cumhuriyetlerindeki ayrılık yanlısı liderler, Sovyet liderliğinin orduyu onları ezmek için kullanma iradesine ve yeteneğine sahip olarak algıladılar.38 Afganistan Savaşı bu algıyı değiştirdi. Önderliğin hem iradesi hem de yeteneği bir kuşku altında olduğundan, Rus olmayan hareketler açıkça ayrılığı telkin etmeye cesaretlendi. Temmuz 1988’de Bennigsen şunları gözlemledi:

    “Sovyet gücünün yenilmez olmadığı ve direnişin mümkün olduğu gösterilecekti. Orta Asya için Afganlar nedir? Küçük, vahşi ve fakir bir ülke. Öyleyse Afganlar, Sovyetler Birliği’ni askeri ve siyasi bir yenilgiye uğratabilirse, bu her şeyi mümkün kılar. Ve Orta Asya’daki herkes bunu biliyor. Bence Sovyet Rusya’da da bunu biliyorlar.”39

    Ve gerçekten de Şubat 1989’da Afganistan’dan çekildikten birkaç hafta sonra Litvanya demokratik hareketi Sajudis, amacının Moskova’dan tam bağımsızlık olduğunu ilan etti.

    Afganistan Savaşı, Sovyet ordusu içindeki etnik huzursuzluğu da artırdı. 1980’lerin başlarında bile Orta Asya askerlerinin güvenilirliği sorgulandı ve Afganistan’daki aktif muharebe görevlerinden sık sık çıkarıldılar.40 Generaller, savaş görevlerinde bulunduklarında onların Afgan sivillere karşı yumuşak davrandıklarını algılamaktaydı. Örneğin, 12 Eylül 1985’te bir Afgan sivilin infazının ardından, Afganistan’ın kuzeyindeki Kunduz şehri yakınlarındaki Dasht-I Abdan üssünde etnik bir isyan çıktı. Orta Asya birlikleri Ruslara ateş açtı ve her iki taraftan “yaklaşık 450 kişi… [ve] 500 askeri araç tamamen imha edildi”.41

    Dahası, Sovyet ordusu gönüllülük esasına dayanan bir ordu değildi ve ordunun bel kemiğini zorunlu askerlik kapsamında silah altına alınanlar oluşturuyordu. Askerlikten kaçış Sovyetler Birliği’nde ciddi bir suç olsa da, savaştan esinlenen anti-militarizm ve zorunlu askerliğe karşı direniş, Rusya dışındaki cumhuriyetler arasında yaygın hale geldi. Örneğin Özbek parti başkanı Usmanhocayev, 1987 yılında gazetecilere verdiği demeçte, Özbekistan’da yüzlerce Komsomol üyesinin askerlikten kaçmaktan yargılandığını söyledi.42 Aralık 1987’de, Merkez Tacik Komitesi’ne hitap eden yerel KGB Şefi Petkel, radikal Tacik Müslümanları, Afganistan’daki düşmanın ajanları olarak etiketledi ve onları askerlikten kaçmanın ana nedeni olarak tanımladı.43

    Başka anti-militarizm olayları da rapor edildi. Litvanya’da birçok kişi 1989 sonbaharında yapılan askere alım emrini reddetti;44 Gürcistan’da 1989 askere alım emri kitlesel protestolarla sonuçlandı;45 ve Letonya’da gruplar düzenli olarak askeri üslerin dışında protestolar düzenlediler. Üzerinde “SSCB silahlı kuvvetleri işgal kuvvetleridir” ve “İşgalciler Letonya’dan Defolun” gibi sloganlar yazan posterler taşınıyordu.46

    Özetlemek gerekirse, Afganistan Savaşı, Sovyet liderlerinin Rus olmayan ayrılıkçı hareketleri bastırmak için askeri güç kullanmanın etkinliğine ilişkin algılarını değiştirdi. Ordu içindeki etnik çekişmeyi, özellikle de Asya kökenli vatandaşların, Afganistan’daki etnik akrabalarını bastırmak için kullanılmalarına karşı duydukları kızgınlığı tırmandırdı. Sonuç olarak, Sovyet liderleri ordularının artık ayrılıkçı hareketleri bastırmak için güvenilir olduğunu düşünmüyorlardı.

    Askeri etkiler

    Sovyetler Birliği’nde güvenlik güçleri, özellikle ordu, iç siyasette kilit oyunculardı. 2. Dünya Savaşı’ndaki kahramanca rolünden dolayı Sovyet ordusu seçkin bir kurumdu. Farklı milletlerden askerler barındıran, Sovyet toplumunun küçük bir evreniydi. Ordu, ideolojik olarak yüklü bir toplumda kilit bir işlev olan komünizmin ana savunucusu olarak görülüyordu. En önemlisi, farklı etnik grupları bir arada tutan yapıştırıcıydı çünkü yenilmez olarak algılanmaktaydı. Bu nedenle ordunun Afganistan’daki kötü performansı askerler, generaller, parti kadroları ve sıradan vatandaşlar için şok ediciydi. Ordu, perestroyka karşıtı kampın önemli bir ayağı olduğu için Afganistan’daki gelişmeler reform karşıtlarını zayıflattı, perestroyka’yı hızlandırdı ve sistemin çöküşünü kolaylaştırdı.

    Perestroyka ve glasnost‘un ana odak noktası Sovyet toplumunun militarizmden arındırılması olduğundan savaş, askeriyeye karşı bir odak noktası olarak ortaya çıktı. Sovyet ordusunun Afganistan’daki zayıf performansı ve çok sayıdaki Sovyet zayiatı, ordunun rolünü değiştirme taleplerini artırdı. Bu tür baskılara yanıt veren bazı generaller, kolektif suçluluğun bir bölümünü gönülsüzce kabul ettiler. Örneğin, 1988’in ortalarında Tümgeneral Tsagolov, “kendi illüzyonlarımızın kurbanı olduk” diyerek bu durumu ifade etti.47 Mart 1989’da Yüksek Sovyet seçimleri ordunun azalan nüfuzunu gösterdi; bazı yüksek rütbeli subaylar seçilmezken, onları radikal şekilde eleştirenler seçildiler. Almanya’daki Sovyet kuvvetlerinin başkomutanını mağlup eden militarizm karşıtı Victor Podziruk, bu konudaki meşhur bir örnektir.48

    1989 yılının sonlarında Halk Temsilcileri Kongresi, Afganistan Savaşı’nın nedenlerini ve sonuçlarını araştırmak için bir komisyon kurdu. Böylece, kutsal ordu kurumunun başarımı artık sivil bir organ tarafından değerlendirilecekti.49 Eleştiriler karşısında sarsılan generaller de bu tartışmaya katıldı. Bu durum emsalsizdi çünkü geçmişte ordu nadiren politikalarını ve eylemlerini meşrulaştırma ihtiyacı duymuştu. Generaller, savaşın kendilerini küçük düşürmek için bahane olarak kullanılmasından şikayet ettiler. Bir savaş gazisi ve ardından İçişleri Bakanı Yardımcısı olan General Gromov, şunları gözlemledi:

    “Şu anda merkezi basında, Ogonek dergisinde, haftalık Sobesednik‘te, Komsomolskaya Pravda‘da ve ‘Vzglyad’ programında yer alan bir dizi makale, genel olarak Ordu ile toplum arasında bir boşluk yaratmaya çalışıyor. Acı noktaların en acı olanı -Afganistan’daki savaş- bu amaçla seçilmiştir [italik kısımlar alıntının aslında mevcuttur].”50

    Benzer şekilde Kara Kuvvetleri Başkomutanı ve Savunma Bakan Yardımcısı General Varenikov ve Askeri Tarih Enstitüsü Başkanı Albay General Volkogonov da, ordunun Afganistan’daki müdahaleye karşı çıktığını iddia etti.51 General Gareyev, Sovyet Ordusu’nu savunurken şunları öne sürdü:

    “1989-90 yıllarında Afganistan’da yaşadığım deneyime göre (kuvvetlerimizin geri çekilmesinden sonra), baş askeri danışmanın raporlarının, uygun şekilde kesilmiş bilgilerle ve diğer departmanlardan sağlanan raporlarla tatmin olmayı tercih eden üst düzey siyasi liderlerin masasına neredeyse hiç ulaşmadığını söyleyebilirim… Siyasi liderlik, sorumluluklarını başkalarına yıkmak yerine; kendilerini, kendi eylemlerinden sorumlu tutacak cesarete sahip olmalıdır.”52

    Bu gelişmeler orduyu olumsuz etkiledi. 1989’un sonlarında, Sovyet Savunma Bakanlığı tarafından yapılan bir anket, ordudaki subaylar arasında kriz benzeri bir ortam ve mutsuzluk olduğunu bildirdi.53 Daha önemlisi, bu haber sivil gazetelere sızdırıldıkça, kamuoyu ordunun iç zayıflığı hakkında bilgi sahibi oldu ve böylece halkın, ordunun zayıflığına dair algısı güçlendi. Afganistan Savaşı ordu için çok çetin geçti. Askerler için yaşam koşulları kötüydü. Askerler, alışılmadık ve düşman bir coğrafyada gerilla savaşına karıştı. Mücahitleri destekleyen Afgan sivillerle sürekli sürtüşmeler yaşadılar. Sonunda, bu koşullar askerlerde amaçlarının bulunmadığına dair oluşan kaygıları arttırdı. Bazı askerler şunları gözlemledi:

    “Yaygın yolsuzluk, uyuşturucu ve mal ticareti için ordu teçhizatı kaçakçılığına izin verildi. Ve Afgan halkını yağmalamak, savaşçı olmayanları öldürmek, köylere yönelik cezalandırıcı saldırıların yanı sıra savaş esirlerine işkenceye de çoğu zaman izin verildi ve hatta bunlar subaylar tarafından teşvik edildi.”54

    Ve 1989’da basında çıkan tipik bir itirafta bir asker şunları aktardı:

    “Hatırlamaktan utandığımız şeyler vardı… Afganistan Savaşı hakkında dürüst olmayan bir kitap yazarsak, çocuklarımızın belki başka bir yerde savaşmak isteyeceklerini düşünmekten korkuyorum. Biz Afgan savaş gazileri kimiz? Enternasyonalistler mi yoksa başkasının hayatını mahveden insanlar mı?”55

    Ordu özellikle kadınlara ve çocuklara karşı acımasızdı. 1987’de Helsinki Watch Reports, “Rusların sistematik olarak bütün evlere girdiklerini, kadınlar ve çocuklar da dahil olmak üzere sakinleri sık sık başlarından vurarak infaz ettiklerini” bildirdi.56 Afgan sivillere yönelik yağma ve acımasız muameleye ilişkin bu tür haberlerle ordu, Sovyet vatandaşları arasında yüksek ahlaki konumunu kaybetmeye başladı. Başka bir asker şunları gözlemledi:

    “Afganistan’da kendi zulmümüz tarafından vurulduk. Masum köylüleri idam ettik. Birimiz öldürülür ya da yaralanırsa intikam için kadınları, çocukları ve yaşlıları öldürürdük. Her şeyi öldürdük, hayvanları bile.”57

    Bazı askerler Afganistan’daki rollerini 2. Dünya Savaşı’ndaki Nazi ordusunun rolüyle karşılaştırdı. 1990’da Moscow News‘e röportaj veren bir asker şunları söyledi:

    “Büyük Vatanseverlik Savaşı’na katılanlarla aynı olduğumuz varsayılıyordu ama onlar anavatanlarını savundular, biz ne yaptık? Almanların rolünü oynadık.”58

    Diğer bütün savaşlar gibi, Afganistan Savaşı da ardında sakat ve yaralanmış askerler bıraktı ve bu askerler daha sonra eve dönmek zorunda kaldı. Pek çok gazi, toplumun yeniden örgütlenmesine aktif olarak katılma arzusuyla bu savaştan döndü.59 1980’lerin ortalarında, Sovyetler Birliği’nde zaten yaklaşık bir milyon gazi vardı ve “kendi başlarına yeni bir sosyal güç” olarak ortaya çıktılar.60

    Savaşın ilk yıllarında, Afganistan’daki Sovyet müdahalesini kısıtlı göstermek isteyen Sovyet liderliği, gazilerin varlığını kabul etmedi. Resmi medya da onları görmezden geldi. Afganistan gazileri çoğu zaman iş bulamıyordu. Daha da kötüsü, askeri yetkililer onlara barınma ve tıbbi bakım alma konusunda çok az yardım sağladı. Birçok Sovyet vatandaşı da kendileriyle ilgili karışık duygulara sahipti; Afganistan gazileri ülke için savaşmış olsa da halk nezdinde bilinmeyen bir savaşa girmiş ve Afgan sivillere zulmetmişti. Daha önce belirttiğimiz gibi, bazı Asya cumhuriyetlerinin (özellikle Tacikistan ve Özbekistan) Afganlarla etnik ve dini bağları vardı.

    Afganistan gazileri ihanete uğramış hissetti. Birçoğu, onları savaşa gönderen ve varlıklarını görmezden gelen paragözlerle ve “yağmacılarla” savaşmaya kararlı kanun dışı gruplar halinde örgütlendi.61 1980’lerin sonunda, bazı Afganistan gazileri kendilerini politik olarak örgütlemeye başlamıştı. Haziran 1988’de aylarca lobicilik yaptıktan sonra, hayatlarını kaybetmiş silah arkadaşlarını anmak için Moskova Parkı’na küçük bir anıt dikmeyi başardılar. Bu tür anıtlar daha sonra başka şehirlerde de inşa edildi.62 Savaş esirleri konusunda mücahitlerle doğrudan müzakere amacıyla 1989 Halk Temsilcileri Kongresi’nde lobi yapmak için, bazı Afganistan gazileri ‘Sovyet Savaş Esirlerinin Kurtuluş Komitesi’ni kurdu.63 Komünist Parti, 1989’da Afganistan gazilerinin siyasi gücünü etkisiz hale getirmek ve yeni dönen savaş gazilerinin kalbini kazanmak için partinin gençlik örgütü Komsomols‘un rehberliğinde resmi ekipler kurdu. Buna cevap olarak Afganistan gazileri, görev anlamına gelen Dolg organizasyonunu kurdu.64 Böylelikle, esas olarak Afganistan gazilerinin inisiyatifiyle ortaya çıkan parti dışı siyasi örgütlerin hem Afganistan gazilerinin hakları hem de sosyal hedefler için mücadele ettiğini görüyoruz.

    Afganistan gazilerinin acıları filmlerde de işlendi. Ocak 1989’da, “We Paid Our Dues” [çevirmenin notu: filmin güncel İngilizce çevirisi ‘All Costs Paid’dir, Rusça asıl ismi ‘За всё заплачено-Za Vsyo Zaplacheno’ olan film ‘Hepsini Ödemiş Olmak İçin’ şeklinde tercüme edilebilir] adlı bir film ülke çapında televizyonda gösterildi. Bu filmde, bir grup Afganistan gazisi yolsuzluğa ve suça karşı koymak için evine döner. Komünist partinin yardımı veya başka herhangi bir resmi destek olmaksızın örgütlenirler ve sosyal sorunlarla başarılı bir şekilde mücadele ederler.65 Benzer şekilde, Vladimir Vysotsky’nin ‘On ne vernylcya iz Boya’ ve ‘Synovya ukhodyat v Boy’ [‘Savaştan geri dönmedi’ ve ‘Oğullar savaşa gidiyor’] gibi şarkıları da resmi makamlardan tepki gördü.

    Son olarak, Afganistan gazileri savaşı doğrudan tecrübe ettiğinden, askeri aygıtın itibarını sarsmakta önemli bir rol oynadılar. Afganistan gazileri, Moskova’ya karşı düşmanca duygular da taşıdıkları için Rus olmayan ayrılıkçı hareketler tarafından organize edilen, resmi olmayan milislere dahil edildi.66

    Özetlemek gerekirse: Afganistan Savaşı, Sovyet toplumunun sivilleştirilmesi için uygun koşullar yarattı. Ordunun SBKP ve vatandaşlarla olan ilişkisinde bir bölünme yarattı. Afganistan’da Sovyet askerlerinin işlediği suçlar, ezilenleri koruyan ahlaki bir kurum olarak ordunun meşruiyetini baltaladı. Sonunda savaş, zulüm ve yenilgi hesaplarıyla eve dönen büyük bir Afganistan gazisi kitlesi yarattı. Ayrıca SBKP’nin meşruiyetine meydan okuyan parti dışı örgütler kuruldu.

    Meşruiyet üzerindeki etkileri

    Sovyetler Birliği, çeşitli milletleri ve dinleri kapsayan son derece heterojen bir ülkeydi. Bu grupların çoğunun birbirleriyle ve Moskova/St. Petersburg ile mücadeleyle geçen bir tarihleri vardı. Sovyet sisteminin ırksal yaklaşımları olmadığı varsayılsa da gerçek öyle değildi. Rus olmayan Asyalı ve aynı zamanda Avrupalı azınlıklar, Rusların sistemi “ele geçirmesine” kızgındı. Afganistan Savaşı, Rus olmayan Sovyet cumhuriyetleri tarafından, Rus olmayan askerler tarafından yürütülen bir Rus savaşı olarak algılandığından, bu tür kızgınlıkları daha da tırmandırdı. Dahası, Rusya’nın Afganistan’a yönelik baskısı ile Rus olmayan Sovyet cumhuriyetleri arasındaki benzerlikleri fark ettiler. Bu nedenle savaş, Sovyet sisteminin meşruiyetini ciddi şekilde aşındırdı ve Rus olmayan cumhuriyetlerin ayrılmasını teşvik etti. Hem seçkinleri hem de kitleleri yabancılaştırdı ve ayrılıkçı hareketlere, Rus egemenliğine karşı ortak bir mücadele gayesi verdi.

    Afganistan üç ana etnik gruptan oluşur: Peştunlar, Tacikler ve Özbekler. Tacikler ve Özbekler, Sovyetler Birliği’nde de yaşadığından, Asya’daki Sovyet cumhuriyetlerinde aynı etnik kökene sahip insanlara karşı savaşma konusunda önemli bir huzursuzluk vardı. Dahası, savaş bu cumhuriyetler tarafından Orta Asyalıların diğer Orta Asyalılara karşı yürüttüğü bir Rus savaşı olarak algılandı; “Oğullarımız ne olduğu belirsiz bir amaç uğruna ölüyor.”67 Tacikistan’da mollalar, Sovyetler Birliği’nin Afganları kafirlere dönüştürmeye çalıştığını iddia ederek savaşa alenen karşı çıktılar.68

    Halkın savaşa muhalefeti arttıkça, yerel Orta Asya parti kadroları da bundan etkilenmeye başladı. Bu gelişme Moskova’yı alarma geçirdi ve geniş çaplı siyasi tasfiyelerle sonuçlandı. Resmi medya, bu tasfiyelerin perestroyka ve yolsuzluğa karşı yürütülen kampanyaları yansıttığını iddia etse de, yerel halk bunları sık sık Moskova’nın yerel parti liderliğine karşı güvensizliğine dair işaretler olarak yorumladı. Etnik Ruslar genellikle bu pozisyonlara yeni atananlar olduğu için bu algı güçlendi. Sonuç olarak Orta Asya cumhuriyetlerinin yabancılaşması hızlandı, isyanlara ve iç karışıklıklara neden oldu.

    1986’da Kazakistan’ın başkenti Alma Ata’da bir Kazak olan Birinci Sekreter Kunaev’in bir Rus olan Kolbin ile değiştirilmesini protesto eden bir isyan çıktı.69 Asya cumhuriyetleri ile Moskova arasında büyüyen bir bölünmeyi düşündüren birçok başka olay da vardı. Örneğin 1982’de Tacikistan’da şiddete ve tutuklamalara yol açan savaş karşıtı gösteriler yapıldı. 1985 yılının Mayıs ayında Ermenistan’da savaş karşıtı gösteriler yapıldı. Ve Haziran 1985’te Astrahan’da şiddetli savaş karşıtı gösteriler düzenlendi.70

    Savaş, Avrupa’daki Sovyet cumhuriyetlerini de etkiledi. Baltıklarda savaş karşıtı protestolar 1982 gibi erken bir tarihte başladı. Afganistan’da öldürülen Baltık askerlerinin cenazeleri sırasında Rus karşıtı gösterileri haber yapan Litvanya yeraltı dergisi Ausra şunları kaydetti: “baskı altındaki Ukraynalılar, Estonyalılar, Letonyalılar ve Litvanyalılar Rus subaylarının acımasız emirlerine itaat etmeye ‘zorlanıyorlardı’ ve hem kendi hem de Afgan kanlarını döküyorlardı”.71

    Ukrayna Katolik Kilisesi 1985 yılı güncesinde savaşı adaletsiz olarak tasvir etti. Savaş karşıtı fikirler o kadar belirgindi ki, 1985’te Katolik aktivistler Savunma Bakanı’na yazdıkları bir mektupta “Ukraynalılar savaşmak istemiyorlar ve bu adaletsiz savaşı da istemiyorlar” şeklinde bildiride bulundular.72 1980’lerin sonlarında, Avrupa’daki Sovyet cumhuriyetleri, askerlik görevlilerinin hizmet yerine karar verebilmek için Sovyet Savunma Bakanlığı’nı zorlamaya başlamıştı. Afganistan’da hizmete gönderilmek yerine, askerlerinin kendi cumhuriyetlerinde hizmet etmelerini talep ettiler.73

    Özetlemek gerekirse: Afganistan Savaşı, Rus olmayan cumhuriyetler ile Sovyet devleti arasındaki bölünmeleri tırmandırdı. Ayrılıkçı hareketler için ortak bir hareket sancağı sağladı ve birçok savaş karşıtı gösteriye yol açtı. Sonuç olarak, Rus olmayan milletlerin gözünde Sovyet sisteminin meşruiyetini ciddi şekilde aşındırdı.

    Glasnost Etkileri

    Afganistan Savaşı’nın etkisi o kadar yıkıcıydı ki, resmi raporların aksine bilgiler içeren savaş raporları sansürlenemedi. Daha önemlisi, şaşırtıcı olmasa da, resmi medya da savaş haberlerinde bağımsızlık işaretleri göstermeye başladı ve böylece kendisini resmi hikayeler için bir çıkış noktası olmaktan çıkarıp bir kamuoyu barometresine dönüştürdü. Popüler algıların aksine, glasnost‘un Sovyetler Birliği’nde nispeten özgür bir basının ortaya çıkışına işaret etmediğini görüyoruz; glasnost yalnızca daha önce başlatılan süreçleri hızlandırdı. Ve Afganistan Savaşı, glasnost tarafından serbest bırakılan güçlere yeni bir dinçlik kattı.

    Sovyetler Birliği’nde medyanın dönüşümünde dört aşama tespit ediyoruz. Birinci aşamada (1979–80), merkezi rejim medyayı güçlü bir şekilde sansürledi. Bu dönemde medya, Afganistan Savaşı’nın, Afgan silahlı kuvvetleri tarafından yürütüldüğünü ve Sovyet ordusunun onları sadece arkadan desteklediğini ileri sürdü. Operasyonda öldürülen Sovyet askerleri, işaretsiz tabutlarda eve getirildi.74

    İkinci aşamada (1981-1985 ortası), medya ordunun gerçekte savaşa karıştığını anlatmaya başladı. Örneğin, 1981’de Komsomol’skaya Pravda (gençlik gazetesi), ordunun gerçekten tam ölçekli bir savaşta yer aldığını ima eden bir haber yayınladı. Rapor, bir Afgan köyüne yiyecek teslim eden bir Sovyet tankının nasıl çukura düştüğünü anlatırken, “Afganistan’da görev yapmanın zor olduğunu” ifade ediyordu.75 Dahası, resmi parti çizgisine karşı çıkan (Afganistan’da bir savaş olmadığını savunan)  savaşla ilgili anlatıların, 1983 gibi erken bir tarihte, ordu gazetelerinde, örneğin Krasnaya Zvezda‘da yer almaya başladığını görüyoruz.76

    Bu savaş raporları, Afganistan’daki resmi politikayı açıkça eleştirmese de, ordu birliklerinin rutin olarak pusuya düşürüldüğüne dair (resmi açıklamaların aksine) kasvetli bir tablo ortaya koydu. 1984 yılı, yaralı Afganistan gazilerinin durumu hakkındaki anlatıların yayılmaya başladığı tarihtir. Dahası, bazı parti yetkililerinin isteksizce bu savaşın iç yankılarını kabul ettiklerine dair basında çıkan haberlere rastlıyoruz. Örneğin 13 Mart 1984’te Ukrayna Komünist Partisi Birinci Sekreteri Victor Boiko, Komsomol’skaya Pravda‘ya verdiği bir röportajda, savaş gazilerine kötü muamelenin ahlaki sonuçlarının altını çizdi.

    Afganistan krizi şiddetlendikçe, önemli parti gazeteleri bile savaşla ilgili hikayeler ve makaleler yayınlamaya başladı. Örneğin, 14 Şubat 1985’te (Gorbaçov iktidara gelmeden önce) Pravda, Afganistan müdahalesinin uluslararası sosyalizmi savunmak olduğu şeklindeki Parti çizgisinden şaşırtıcı bir değişiklikle, savaşı Sovyetler Birliği’nin güney sınırının savunması olarak meşrulaştırdı. Bu durum her kelimenin sözde ideolojik saflık açısından incelendiği Sovyetler Birliği gibi totaliter bir rejimde parti çizgisinden şaşırtıcı bir sapmaydı.

    Üçüncü aşama (1985-89 ortası) glasnost tarafından müjdelendi.77 1985’in sonlarından başlayarak, Afganistan Savaşı’na karşı gazetelere gönderilen bir haber ve mektup seliyle karşılaşıyoruz. Örneğin 1987 yazında Ogonek’in savaş muhabiri Borovik, Sovyet ordusundaki kasvet ve savaş yorgunluğunu anlatan üç makalelik bir dizi yayınladı.78 Ve Kasım 1987’de Pravda, okuyucularının parti seçkinlerinin çocuklarının, zorunlu askerlikten kaçmasından şikayet eden mektuplarını yayınladı.79

    Bu dönüşümün son aşaması (1989 sonrası), Sovyetler Birliği’nin Afganistan’dan çekilmesi dönemini kapsıyor. 1989’da ve 1990’ların başında basın rutin olarak generallerin, ordunun aksi yöndeki tavsiyesine rağmen politikacıları savaşa katılmakla suçladıkları röportajlar yaptı. Aslında, Afganistan Savaşı’nın glasnost‘u ateşlemesiyle birlikte medya, kamu yararına bir bekçi köpeği, bir kamuoyu barometresi ve daha da önemlisi, şimdiye kadarki çeşitli organların birleşik durumu arasında bir çekişme alanı olarak bağımsız bir rol oynamaya başladı.

    Özetlemek gerekirse: Afganistan Savaşı, glasnost ve perestroyka taraftarlarına, vatandaşlar ile Sovyet devletinin ve ayrıca devletin çeşitli organlarının birbirleriyle ilişkisini yeniden tanımlamak için kilit bir fırsat sağladı. Afganistan üzerine bir belgesel olan ‘Pain‘i [Acı] yöneten Sergei Lukyanchikov’un dediği gibi: ”Savaş, psikolojimizi değiştirdi. Perestroyka‘ya yardımcı oldu.”80

    Sonuç

    Sovyet imparatorluğunun dağılması, Doğu Avrupa’nın Sovyet bloğundan ayrıldığı 1980’lerin sonlarına doğru başladı. Soğuk Savaş 1989’da sona erdi ve 1991’de Sovyetler Birliği dağıldı. Böylesi bir büyük gücün çöküşü özellikle zamanlaması, büyüklüğü ve hızı açısından beklenmedikti. Mevcut açıklamalar, bu çöküşü liderliğe ve/veya sistemik faktörlere bağlamaktadır. Bu çöküş sürecinde Afganistan Savaşı’nın etkileri, tamamen göz ardı edilmese de, yeterince vurgulanmadı. Bu çalışmada Afganistan Savaşı’nın Sovyetler Birliği’nin parçalanmasına yol açan önemli bir etmen olduğunu tartıştık. Dahası, bu makalenin girişinde ortaya konulan iki soruya cevap vermek gerekirse -çöküş neden yalnızca 1980’lerin sonlarına doğru gerçekleşti ve Sovyet liderleri neden ayrılıkçı hareketleri bastırmak için orduyu kullanmadı- Afganistan Savaşı’nın Sovyet siyasetine etkisine dair daha iyi bir değerlendirme gerekiyor.

    Afganistan Savaşı’nın Sovyetler Birliği’nin çöküşünde kritik olması, büyük savaşları imparatorlukların çöküşünde kilit faktörler olarak vurgulayan teorilerle oldukça örtüşüyor. Büyük güçler arasındaki büyük savaşlar, güçlü grupları zayıflatarak ve daha zayıf grupları ön plana çıkararak, çatışma halindeki partilerin iç siyasetine yeniden yön verir. Şimdiye kadar daha az güçlü olan gruplar daha iddialı hale geldikçe, yerel sosyopolitik denge bozulur ve çoğu kez geri döndürülemez biçimde imparatorlukların çöküşüne yol açar. Ancak, büyük güçlerin nükleer silaha sahip olduğu bir dünyada bu kadar büyük savaşlar olabilir mi? Aksi takdirde, büyük savaşlar artık imparatorlukların çöküşünün temel nedeni olmayacak mı? Veya, büyük savaşları, katılımcı aktörlerin özellikleri veya savaşın kapsamı açısından değil, iç siyasete etkileri açısından yeniden tanımlamalı mıyız?81 Afganistan Savaşı, büyük güçlerin doğrudan ve geniş çaplı çatışmasını içeren büyük bir savaş olarak sınıflandırılmasa da, Sovyet iç politikasını etkileyişi açısından kesinlikle büyük bir savaştı. Bu nedenle, Afganistan Savaşı’nın Sovyetler Birliği’nin çöküşündeki önemli etkisini, imparatorlukların çöküşünde büyük savaşların rolünü vurgulayan teorilere bir istisna olarak değil, sadece gözden kaçan bir durum olarak yorumluyoruz.

    Açıkça, makalemiz birkaç zor soruyu gündeme getiriyor. Örneğin, rejim değişikliğini zorlamak için büyük bir savaş gerekli ve/veya yeterli bir koşul mudur? Afganistan Savaşı olmasa Sovyetler Birliği çöker miydi? Sovyetler Birliği’nin çöküşünde sistemik başarısızlıkların, liderlik temelli faktörlerin ve Afganistan Savaşı’nın katkısına nasıl öncelik vereceğiz? Bu çöküşü açıklamak için gerekli ve/veya yeterli koşulları belirleyebilir miyiz?

    Sistemik faktörler, Sovyet sisteminin çöküşünde olmasa da, bozulmasında şüphesiz önemliydi. Sovyet ekonomisi sağlam olsaydı, Afganistan Savaşı’nın Sovyet siyaseti üzerinde yalnızca küçük bir etkisi olacağı öne sürülebilir. Güçlü bir Sovyet ekonomisi, Rus olmayan azınlıkların maddi ihtiyaçlarını karşılayacak ve onları zorlu yaşam koşullarına karşı daha az duyarlı hale getirecekti. Sonuç olarak sistem, ihtilafları azaltmak için orduya ve güvenlik güçlerine daha az bel bağlayabilirdi. Dolayısıyla, Sovyet ordusunun Afganistan’daki başarısızlıkları nedeniyle itibarını kaybetmesi, Sovyet rejiminin istikrarı açısından daha az olumsuz etki yaratırdı.

    Benzer şekilde Gorbaçov ve Şevardnadze’nin rolü Sovyetler Birliği’nin çöküşünde önemliydi. Savaş, onların ve diğer Sovyet liderlerinin ayrılıkçı hareketleri bastırmak için orduyu kullanmanın etkinliği hakkındaki algılarını değiştirdi. Başka bir liderler grubunun, bu savaşın Sovyet rejiminin farklı ülkelerini bir arada tutma yeteneği üzerindeki etkisini farklı şekilde yorumlamış olabileceği düşünülebilir.82 Yine, Afganistan Savaşı’nın etkisinin belirli bir dizi lider bağlamında anlaşılması gerekiyor. “Ya olsaydı” senaryoları çok ilginç olsa da sınanmaları zordur.

    Son olarak, özellikle bazı Amerikalı yorumcuların inandığı gibi, Soğuk Savaş’ın kendisi Sovyetler Birliği’nin çöküşüne yol açan büyük bir savaş olarak görülmeli mi? Bize göre: hayır. Soğuk Savaş’ı pek çok yönden, SSCB’nin bütünlüğünü tehdit etmekten çok, sorun yaratan kronik bir mesele olarak görmek muhtemelen daha yerindedir. Hiç şüphe yok ki, sürekli devam eden silahlanma yarışı Sovyet sistemine bir maliyet getirdi. Hatta bazıları, SSCB’yi önce müzakere masasına oturmaya zorlayan ve ardından nihayetinde parçalanmasına yol açan reformları düşünmeye iten durumun, 1980’lerde yükselen silahlanma maliyetlerinden kaynaklanan korku olduğunu iddia edebilir. Ancak Soğuk Savaş’ın maliyetli olduğunu ortaya koymak ile silahlanma maliyetlerindeki artışla, Sovyetler Birliği’nin çöküşü arasında kesin bir ampirik ilişkinin varlığını göstermek tamamen bambaşka hususlardır. Bu, 40 yıllık askeri çevreleme politikasını meşrulaştırmayı kolaylaştırabilir. Ama mutlaka iyi bir tarihsel açıklamaya yönelmeyi sağlamaz. Aslında bize göre, Sovyetler Birliği -çok sayıdaki verimsizliğine rağmen- sadece Soğuk Savaş’ın maliyetlerini karşılamakla kalmadı, aynı zamanda onları büyük ölçüde içselleştirdi. Son tahlilde, imparatorlukların çökmesine neden olan sadece dramatik ve önemli olaylardır, süregiden açmazlar değil ve bu tasarıya uyan tek olay, belki de yirminci yüzyıl tarihinin en fazla üzerinde çalışılmış ancak yeterince önemsenmemiş askeri çatışmalardan biri olan Afganistan Savaşı’dır; Soğuk Savaş sonu analistlerinin kendi mesuliyetleri altında ihmal etmeye devam ettiği…

    Kaynakça

    1. Bu, 6-8 Kasım 1998’de International Studies Association’nın yıllık konferansında sunulan bir makalenin gözden geçirilmiş bir halidir. Jennifer Baka, George Candler, Michael Cox, Nives Dolsak, Gregory Kasza, Tom Koontz, Cengiz Memedov, Dmitri Maslitchenko, Alexander Oblonsky, Vladimir Pigenko, Bill Thompson’a ve katkıları için diğer anonim eleştirmenlere teşekkür ederiz.
    2.  Valerie Bunce, ‘The Soviet Union under Gorbachev: Ending Stalinism and Ending the Cold War’, International Journal, 46 (1991), s. 220–41; Alec Nove, The Soviet System in Retrospect: An Obituary Notice (New York: Herrman Institute, Columbia University, 1993); Manuel Castells and Emma Kiselyova, The Collapse of Soviet Communism: A View from the Information Society (Berkeley, CA: International and Area Studies, University of California, 1995).
    3. Mary McAuley, ‘Soviet Political Reform in a Comparative Context’, The Harriman Institute Forum 2 (1989), pp. 1–8; Bunce, ‘The Soviet Union under Gorbachev’; S. M. Miller, ‘Realizing Perestroika’, Research in Social Movements, Conflicts and Change, 14 (1992); Sarah E. Mendelson, ‘Internal Battles and External Wars’, World Politics, 45 (April, 1993).
    4. Fakat Sovyet liderleri, Yıldız Savaşları programının bu denklik durumunu tehdit ettiğini düşündüler.
    5. Charles Tilly, European Revolutions, 1492–1992 (Oxford: Blackwell, 1993), s. 231.
    6. Devletlerin başarısızlığına yol açan asil vekil sorunları hakkında, bakınız Charles Wolf, Jr., ‘A Theory of Non- Market Failures’, Journal of Law and Economics, 22 (1979).
    7. Örneğin, Dallin ve Lapidus, “[Sovyet] sisteminin [zaten] büyük bir krizin eşiğinde olduğunu” gözlemliyorlar. Bakınız, A. Dallin and G. Lapidus, ‘The Roots of Perestroika’, in A. Dallin and G. Lapidus (eds.), The Soviet System in Crisis: A Reader of Western and Soviet Views (Boulder, CO: Westview Press, 1991), s. 9.
    8. Uluslararası etmenlerin rolü için bakınız, Jack Snyder, ‘The Gorbachev Revolution: A Waning of Soviet Expansionism?’ International Security, 12 (Winter, 1987–8); Jack Snyder, ‘International Leverage on Soviet Domestic Change’, World Politics, 41 (October, 1989); and Daniel Deudney and G. John Ikenberry, ‘The International Sources of Soviet Change’, International Security, 16 (Winter 1991–2). For domestic factors see, S. Bialer, ‘Domestic and International Factors in the Formations on Gorbachev’s Reforms,’ in A. Dallin and G. Lapidus (eds.), The Soviet System in Crisis, A Reader of Western and Soviet Views (San Francisco, CA: Westview Press, 1991).
    9. Francis Fukuyama, The End of History and the Last Man (New York: Free Press, 1992).
    10. M. Kort, The Rise and Fall of the Soviet Union (New York: Franklin Watts, 1992).
    11. Timothy Colton, The Dilemma of Reform in the Soviet Union (New York: Council on Foreign Relations, 1986).
    12. Casper Weinberger, Fighting for Peace: Seven Critical Years in the Pentagon (New York: Warner,1990); Richard K. Herrmann, ‘Soviet Behavior in Regional Conflicts’, World Politics, 44 (April, 1992).
    13. Charles Ikle, ‘Comrades in Arms: The Case for Russian–American Defense Community’, The National Interest, 26 (Winter, 1992), s. 28.
    14. Bunce, ‘The Soviet Union under Gorbachev’, pp. 224–5, Bialer, ‘Gorbachev’s Reforms’, pp. 34–5, Miller, ‘Realizing Perestroika’, s. 242–3, Franzke, J. ‘An Empire Under the Red Banner: Considerations About the End of the USSR’, WeltTrends, 6 (1995), s. 55–75.
    15. Helene Carrere d’Encausse, The End of the Soviet Empire: The Triumph of the Nations (New York: Basic Books, 1993); Miller, ‘Realizing Perestroika’; Daniel Klenbort, ‘On Soviet Communism’, The National Interest, 32 (Summer, 1993), s. 107.
    16. Hannes Adomeit, ‘Gorbachev, German Unification, and the Collapse of Empire’, Post Soviet Affairs, 10 (1994), s. 197–230.
    17. Quoted in Charles W. Kegley Jr., ‘How did the Cold War Die? Principles for an Autopsy’, Mershon International Studies Review, 38 (1994), s. 23.
    18. Mendelson, ‘Internal Battles and External Wars’.
    19. Jack Goldstone, ‘Theories of Revolution: The Third Generation’, World Politics, 32 (1980), s. 425–53; Robert Higgs, Crisis and Leviathan: Critical Episodes in the Growth of American Government (Oxford: Oxford University Press, 1987); Theda Skocpol, Protecting Soldiers and Mothers: The Political Origins of Social Policy in the United States (Cambridge, MA: Harvard University Press, 1992); William R. Thompson, ‘The Consequences of War’, International Interactions, 19 (1993), s. 125–47; Bueno De Mesquita and D. Lalman, War and Reason (New Haven, CT: Yale University Press, 1992).
    20. Bueno De Mesquita, B. R. Siverson, and G. Woller, ‘War and the Fate of Regimes: A Comparative Analysis’, American Political Science Review, 86, s. 638–46. J. DeNardo, Power in Numbers: The Political Strategy of Protest and Rebellion (Princeton, NJ: Princeton University Press, 1985); A. Lamborn, The Price of Power: Risk and Foreign Policy in Britain France and Germany (Boston: Unwin Hyman, 1991); Tilly, ‘European Revolutions’; Bruce D. Porter, War and the Rise of the State: The Military Foundation of Modern Politics (New York: The Free Press, 1994).
    21. Bazı bilim insanları bu savaşı Vietnam savaşıyla karşılaştırdılar. Bakınız O. L. Sarin and Lev Dvoretsky, The Afghan Syndrome: The Soviet Unions’ Vietnam (Presidio, CA: 1993). Ancak, varsa, çok azı bunu Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ana nedenlerinden biri olarak tanımladı.
    22. Noorte Haal, January 24, 1989, Estonya Konsomolu gazetesi 50,000 ölü ve 150,000 yaralı olduğunu tahmin etti. Ayrıca bakınız V. Konovalov, ‘Legacy of the Afghan War: Some Statistics’, Radio Liberty Report on the USSR 1, (#14, 1989), s. 3. Konovalov, Sovyet resmi istatistiklerine göre 15.000 ölü, 37.000 yaralı ve 313 kişinin kayıp olduğunu aktarmaktadır. Sovyet kayıplarının sayısı tartışmalıdır. R. B. Rais, War Without Winners: Afghanistan Uncertain Transition After the Cold War (Oxford: Oxford University Press, 1994), s. 116, Ocak 1986’da 30,000 ölü listelemektedir. A. Heinamaa, L. Maija and Y.Yurchenko, The Soldier’s Story: Soviet Veterans Remember the Afghan War (Berkeley, CA: University of California, IAS, 1994), s. ix, 100,000 ölü olduğunu belirtmektedir. Sarin ve Dvoretsky, s. 146 13,833 ölü, 330 kayıp, and 49,985 yaralı. T. Rogers, The Soviet Withdrawal from Afghanistan: Analysis and Chronology (Westport, CT: Greenwood Press, 1992), s. 55, 15,000 ölü listelemektedir. W. L. Grau (ed.), The Bear Went Over the Mountain: Soviet Combat Tactics in Afghanistan (London: Frank Cass, 1998), s. xiv, 15,000 ölü ve 469,685 yaralı ve hasta listelemektedir. Afgan kayıpları için, ayrıca bakınız ‘Congress Discusses Afghan War’, Moscow Television Service, June 2, 1989, translated in FBIS-SOV 89–106–s, June 5, 1989; Edward Shevardnadze, ‘Statement by Soviet Foreign Minister Edward Shevardnadze at the International Conference, Vladivostok, September 4, 1990’, International Affairs (November, 1990). Kamrany ve Killian bir milyon Afgan’ın öldürüldüğünü ve altı milyon mültecinin olduğunu bildirdi, s. 146. Bakınız Nake M. Kamrany, and David T. Killian, ‘Effects of Afghanistan War on Soviet Society and Policy’, International Journal of Social Economics, 19 (1992), s. 129–51.
    23. Ordu gazetesi Krasnaya Zvezda’da 12 ve 23 Mart 1983’te savaşla ilgili hikayeler  ve 7 ve 8 Ocak 1984’te savaş kayıpları hakkında yayınlar yapıldı. Bakınız See Oliver Roy, ‘The Lessons of the Soviet Afghan War’, Adelphi Papers, 259 (London: The Institute for Strategic Studies, 1991).
    24. Cynthia Roberts, Glasnost in Soviet Foreign Policy: Setting the Record Straight? Report on the USSR, 1, (#50, 1989).
    25. Washington Post, April 17, 1988, s. A 30.
    26. Selig Harrison, ‘Inside the Afghan Talks’, Foreign Policy, 72 (Fall 1988); Washington Post, April 17, 1988, s. A 30; November 16, 1992, s. A1; Mendelson, fn. 26–31.
    27. Afganets‘in tekil ve Afgantsy‘nin çoğul olduğuna dikkat edin.
    28. Daria Fane, ‘After Afghanistan: The Decline of Soviet Military Prestige’, The Washington Quarterly, Spring 1990; A. Alexiev, ‘Inside the Soviet Army—Afghanistan’, Report No. 3627, The Rand Corporation, Santa Monica (1988).
    29. Michael Dobbs, ‘The Afghan Archive: Dramatic Politburo Meeting Led to End of War’, The Washington Post, November 16 (1992), s. A16.
    30. A. Trehub, ‘Soviet Press Coverage of the War in Afghanistan: From Cheerleading to Disenchantment’, Report on the USSR, 1 (# 10, 1989), s. 2.
    31. a.e., s. 2.
    32. Kamrany and Killian, ‘Effects of Afghanistan War’, s. 129.
    33. a.e., s. 129.
    34. T. H. Rigby, ‘The Afghan Conflict and Soviet Domestic Politics’, in J. W. Lamare (ed.), International Crisis and Domestic Politics: Major Political Conflicts in the 1980s (Westport, CT: Praeger, 1991), s. 137–149, at s. 144.
    35. Roberts, ‘Glasnost’, s. 4.
    36. Edward Shevardnadze, ‘To International Affairs Readers’, International Affairs, January 1990, s. 12.
    37. Dobbs, ‘The Afghan Archive’, 1992, s. A16.
    38. Zhores Medvedev, ‘One More Year of Perestroika’, International Affairs (August 1990), pp. 76–7; Fane, ‘After Afghanistan’, s. 9.
    39. Radio Liberty Research, ‘Pamiati A. Bennigsen (1913–1988)’, RS 58/88 (July 5, 1988), s. 6.
    40. Bohdan Nahaylo, ‘When Ivan Comes Marching Home: The Domestic Impact of the War in Afghanistan’, The American Spectator, 20 (1987), s. 15.
    41. T. Kuzio, ‘Ethnic Problems in the Soviet Army’, Soviet Analyst, 4 December (1985), s. 2.
    42. Bohdan Nahaylo, ‘When Ivan Comes Marching Home: The Domestic Impact of the War in Afghanistan’, The American Spectator, 20 (1987), s. 15–18.
    43. Rigby, ‘The Afghan Conflict’, s. 146.
    44. ‘Problems of Lithuanian Conscripts’, Radio Vilnius, November 10, 1989 (see FBIS).
    45. Fane, s. 7–8.
    46. Krasnaya Zvezda, August 1989 (FBIS, September 11, 1989).
    47. K. M. Tsagolov, ‘Afghanistan-Predvaritel’nye Itogi’, Ogonek, 30 (1988), s. 25.
    48. Fane, ‘After Afghanistan’.
    49. Washington Post, ‘Soviet Use of Military is Curtailed’, October 28, 1989, s. A 18.
    50. ‘Gromov Recalls Afghanistan Life, Career’, Sovetskaya Rossiya, 15 November 1989:4, Translated in FBIS-SOV, 89–223, (November 21, 1989), s. 103.
    51. Roberts, ‘Glasnost’.
    52. Mahmut Gareyev, ‘The Afghan Problem: Three Years Without Soviet Troops’, International Affairs (March, 1992), s. 17.
    53. ‘Kak Zhiviotsya Ofitzeram’, Izvestiya, October 10, 1989.
    54. Quoted in Kamrany and Killian, ‘Effects of Afghanistan War’, s. 130.
    55. Valery Abramov, ‘We Should Tell the Whole Truth about This War’, Moscow News (weekly) 3 (1989), s. 9.
    56. Helsinki Watch, ‘To Die in Afghanistan’, Helsinki Watch Reports (New York, 1987).
    57. A. Alexiev, Inside the Soviet Army—Afghanistan, Report no. 3627 (The Rand Corporation, 1988), s. 58.
    58. Svetlana Aleksievich, ‘Don’t Say You Have Been in that War’, International Affairs (1990), s. 133.
    59. Valerii Konovalov, ‘Afghan Veterans in Siberia’, Radio Liberty Report on the USSR, 1, (#21, 1989), s. 17.
    60. US News and World Report (December 1985), s. 15.
    61. Nahaylo, ‘When Ivan Comes Marching Home’, s. 16.
    62. Washington Post, February 14, 1989, s. A1.
    63. Roy, ‘Lessons of the Soviet Afghan War’, s. 47.
    64. Michael Dobbs, ‘In Service of the Motherland’, Washington Post, September 7, 1991. Ancak Ukrayna gibi bazı bölgelerde Dolg ayrılığa karşı gerici bir güç olarak görüldü. Bu noktada Vladimir Pigenko’ya teşekkür ederiz.
    65. Washington Post, February 14, 1989.
    66. Roy, ‘Lessons of the Soviet-Afghan War’, s. 47.
    67. Sallie Wise, ‘A War Should Never Have Happened: Soviet Citizens Assess the War in Afghanistan’, Radio Liberty Research, RL 226/88 (June 1, 1988), s. 1–3.
    68. V. Rabiev, ‘V Klass…s Koranom?’, Kommunist Tadzhikistana (January 31, 1987).
    69. Rigby, ‘The Afghan Conflict’, s. 146.
    70. Nahaylo, ‘When Ivan Comes Marching Home’, s. 15.
    71. Nahaylo, ‘When Ivan Comes Marching Home’, s. 15.
    72. a.e., s. 15.
    73. Fane, ‘After Afghanistan’, s. 8.
    74. Dobbs, ‘In Service of the Motherland’.
    75. Trehub, ‘Soviet Press Coverage’, s. 1.
    76. Krasnaya Zvezda, 12 March 1983 and 3 November 1983.
    77. Gorbaçov, Mart 1985’te SBKP Genel Sekreterliği görevini üstlendi.
    78. Artem Borovik, ‘Vstretimsya u trekh zhuravlei’, Ogonek, 28–30 (1987).
    79. Trehub, ‘Soviet Press Coverage’, s. 3.
    80. Dobbs, ‘In Service of the Motherland’.
    81. Savaşın ekonomik boyutları üzerine bakınız Boris Pyadyshev, ‘Afghanistan in the Summer of 1990 and After’, International Affairs (November, 1990), s. 80; Dina Spechler and Martin Spechler, ‘The Economic Burden of the Soviet Empire: Estimates and Re-estimates’, in Rajan Menon and Daniel Nelson (eds.), Limits to Soviet Power (Lexington: Lexington Books, 1989). Bununla birlikte, bu savaşın ekonomik etkisinin kritik olduğunu öne sürmek için yeterli kanıt bulamadık.
    82. Yeltsin bile Afganistan deneyiminden bir şey öğrenmedi ve Çeçenistan için askeri bir çözüm bulmakta ısrar etti.
    Content Protection by DMCA.com
  • in , ,

    St Nazaire Baskını | Chariot Operasyonu

    1941 sonlarına gelindiğinde, Avrupa’da deniz üstü savaşı şekillenmeye başlamıştı. Almanlar telaş içinde elinde kalan yüzey gemilerini korumaya çalışıyorlardı. İşgal ettikleri Fransa’da bulunan DKM Scharnhorst, DKM Gneisenau ve DKM Prinz Eugen, Cerberus Operasyonu ile 11-13 Şubat 1942’de Almanya’ya dönmüştü. Ocak ayının ikinci haftasında, Almanya’nın en güçlü gemisi DKM Tirpitz, Baltık Denizi’ni geçerek Norveç’in Trondheim şehrine konuşlanmıştı. İngiltere-Rusya arasındaki konvoylar tehdit altındaydı. Ayrıca DKM Tirpitz, DKM Bismarck gibi Atlantik’e geçmeyi başarırsa bu sefer Atlantik konvoyları da tehdit altında olacaktı. Belki de DKM Bismarck’ın yapmaya çalıştığı baskınlar bu gemi sayesinde gerçekleşecekti. Bu sebeple DKM Tirpitz daha Norveç’te iken ortadan kaldırılmalıydı. DKM Tirpitz 16 Ocak günü RAF hava keşfi tarafından Trondheim’de tespit edildi. Bunun üzerine dört muhribin korumasında Fættenfjord’a nakledildi. Bu transferi Norveç direnişçileri derhal Londra’ya iletti. Amiral Tovey, DKM Tirpitz’i batırmanın savaşın ilerleyişinde Müttefik konvoylarının emniyeti için kıyaslanamayacak bir olay olarak görüyordu. Üstelik Winston Churchill bu görüşü “Dünya’daki tüm deniz durumunu değiştirir” diyerek onaylamıştı. 28 Ocak gecesi ve 9 Mart günü yapılan saldırılarda hiçbir isabet kaydedilemedi. Üstelik 3 uçak kaybedildi. Yapılan başarısız girişimler sonrası daha farklı bir yol izlenmesi gerektiğine karar verildi: Geminin Atlantik’e açılmasının önüne geçmek…

    DKM Tirpitz, Norveç’ten Atlantik’e geçerse nihai hedefi işgal altındaki Fransa olacaktı. Elbette görev sonunda bakım ve onarım gerekecekti. Böyle bir durumda, büyüklüğüyle eş orantılı gideceği tek yer vardı; Avrupa’nın en büyük kuru havuzu olan Normandie rıhtımını barındıran Loire Halici’ndeki St. Nazaire limanı. Bu havuza verilecek büyük çaplı bir hasar, DKM Tirpitz’in Atlantik operasyonlarını başlamadan bitirebilirdi. Ayrıca iç limanda U-bot barınağı vardı ve denizaltılar burayı üs olarak kullanıyorlardı. Bu liman, en yakın İngiliz kıyısına 400 km uzaktaydı. Kraliyet Deniz İstihbarat Dairesi, 1941 sonlarında limana bir komando birliği baskını önerdi. Birleşik Operasyonlar Merkezi, limana yapılabilecek birkaç senaryo üzerine yoğunlaşmıştı. Bunlardan biri de RAF tarafından limana yapılacak ağır bombardımandı. Britanya, savaşın bu evresinde halen sivil kayıplarını önlemeyi amaçlıyordu. RAF’ın bombardımanının limanda ciddi sivil kayıplarına neden olabilirdi. Sivil kayıpları göze alınmak istenmediği için hava bombardımanı seçeneği elendi. Kraliyet Donanması ise, limana ve kuru havuza saldıracak kadar güçlü bir geminin fark edilmeden atış menziline girmesinin imkânsız olduğunu bildirdi. Böyle bir durumda baskın vasfı ortadan kalkacağı için Luftwaffe’nin karşı saldırısına maruz kalınacaktı. Üstelik Fransa sahillerini koruyan güçlü Alman silahları vardı. Donanma gemileri riske edilmek istenmediği için bu seçenekten de vazgeçildi. Bir diğer seçenek, Mihver işgali altındaki bölgelerde gayri nizami harp uygulayan Özel Harekât Başkanlığı idi. Fransa’daki ajanlar limanda bir keşif yaptılar. Kuru havuz ve liman kapılarını imha edebilecek kadar güçlü patlayıcıları taşımanın ve fark edilmeden yerleştirmenin, kabiliyetleri dışında olduğuna karar verildi. Fransa’da bu işi yürütebilecek sayıda ajan yoktu. Ancak, Yüzbaşı Charles Lambe’nin çok farklı bir fikri vardı. Bu fikri Birleşik Operasyonlar Dairesi şefi Lord Louis Mountbatten’e götürdüğünde operasyonun ilk adımı atılmış oldu.

    Almanya, Atlantik savaşını sürdürebilmek için Fransız limanlarını elinde tutmak zorundaydı. İşgal edilen Fransa’nın en öneli limanlarından biri olan St Nazaire, en ağır bombardımana bile dayanabilecek şekilde tesis edilmişti. Çok iyi tasarlanmış denizaltı sığınakları, “kurt sürüleri” için mükemmel korunak sağlıyordu. 20 adet U-bot alabilen bu tesis, 6. ve 7. U-Bot Filoları’nın barınağı olmuştu. 14 derin odadan oluşan yapıda bazı bölümler kuru havuz olarak kullanılacak şekilde drene edilmişti. Giriş kapıları zırhlı, çevresi ağır silahlı sabit atış konumları içeriyordu. Yapının duvarları ve tavanında çelik takviyeli 17,5 milyon ft³ beton kullanılmıştı. Dışarıda kıyamet kopsa, içerideki denizaltıların bakım, onarım ve ikmal işlerine sorunsuz devam edilebilirdi. İşgal başlangıcından itibaren liman Müttefik bombardımanına maruz kalmasına rağmen ne tesise, ne de içerideki personele kayıp yaşatılamadı. İnşaat kalitesi böylesine mükemmeldi. St Nazaire’yi çevreleyen savunma birimleri, özellikle nehir ağzında çeşitli kalibrelerde sabit toplar ile tamamlandı. Ayrıca 280 mm demiryolu silahı da bulunuyordu.  Müthiş bir hava savunması vardı. 20 mm, 40 mm ve 37 mm kalibreli toplamda kırk üç uçaksavar silahına sahiplerdi. Bu uçaksavar bataryaları üç bölüğe ayrılmıştı ve ana sorumluluk alanı liman ile haliç çevresiydi. Savunma silahlarının gece görüşünü sağlayabilmek için dört adet 150 cm ve çok sayıda 60 cm çapında ışıldak konumlandırıldı. Son olarak küçük silahlar ve hafif makineli tüfeklere sahip muhafız bölükleri, nehir ağzında devriye gezen sahil güvenlik botlarıyla yakın güvenliği sağlanmıştı. Bütün bunlara ek olarak Sperrbrecher 137 (Botilla Russ) adında manyetik mayınlara karşı da kullanılabilir uçaksavar gemisi limana demirlemişti. Bölgede yaklaşık 5.000 Alman askeri vardı. Savunma toplarının (280. Donanma Topçu Taburu) komutanı Deniz Albay Edo Dieckmann, uçaksavar (22. Donanma Uçaksavar Tugayı) komutanı ise Deniz Albay Karl-Konrad Mecke’dir.

    İngilizler planı hazırlarken yaklaşık 100 yıllık yağlı boya tablolardan bile destek aldılar. Liman girişi nehirden gelen akıntılar sebebiyle çamur bataklıkları içeriyordu. Üstelik gel-git hareketleri suların sığlaşmasına sebep oluyor ve bir süre bu bölgede gemi yüzdürülemez oluyordu. Almanlar bunun farkındaydı ve bu hattan bir saldırı gelmesini olası görmüyorlardı. İngilizler ise bu durumun hafif bir gemiyle geçilebilir olduğunu fark etmişti. Rüzgâr ve gel-git iyi hesaplanırsa hafif bir muhrip bu bölgeyi geçebilirdi.

    İngilizler’in taslak planı oldukça basit ve cüretkârdı. Taslağa göre limanın üç noktasına saldırı ve birlik çıkarma yapılacaktı. Koçbaşı olarak belirlenen bir gemi, hızlıca kuru havuzun kapısına bindirecekti. Gemide bulunan komandolar derhal çıkarma yapacaklar, ayrıca belirlenen diğer iki noktaya da askerler çıkartılacaktı. Tahliye işlemi için askerlere yeterince zaman kazandırılması amacıyla; gemiye gizlenmiş patlayıcılara zaman ayarlı fünyeler monte edilecekti. İkinci birlik limanın eski giriş kapısını açacak ve içeri torpil botu sokulacaktı. Bu bot gecikmeli torpilleri suya bırakıp gel-git etkisiyle denizaltı sığınağına saldırı yapacaktı. Son birlik ise güç üniteleri ve liman makinelerine sabotaj düzenleyecekti. Mümkün olan en büyük hasar verildiğinde, tüm komandolar botlara binip limandan ayrılacaktı. Bütün bunlara ek olarak RAF, belirlenmiş hedeflere bombardıman düzenleyecekti. En başından beri planlayıcılar, geri çekilme hakkında endişe duyuyorlardı. Öngörülemeyen değişik faktörler kayıp sayılarını artırabilirdi. Fakat elde edilecek başarı, kayıpların üstünde olacaktı. Bununla birlikte, eğer ana gemi kapıya istenilen hızla vuramaz ve geride kalırsa; patlama şiddetinin düşeceği dolayısıyla beklenen etkinin gerçekleşemeyeceği de diğer bir olasılıktı. Üstelik istenilen şiddetli patlama yarım mil içerisindeki herkesin ölümüne sebep olacaktı. Ana geminin harekât sırasında kaybedilmesi olasılığına karşı komandolar operasyona katılacak hücumbot ve torpil botlarına dağıtılmalıydı. Kuru havuzun imhası büyük bir başarı olmasına rağmen eldeki muhriplerden birinin bu iş için feda edileceği gerçeğini değiştirmiyordu. Bu yüzden Amirallik bu plana ilk başta sıcak bakmadı ve geri çevirdi. RAF ise hedef seçiminde kendi fikirleri sorulmadığı ve operasyon için talep edilen sayıdan daha az uçak verilmesi sonucu gönülsüz davranıyordu. Harekât Dairesi, eski bir muhrip olan Fransız Ourangan’ın ana gemi olarak kullanılmasını önerdi. Ek olarak destek verecek hücumbot ve torpil botları yine olacaktı. Kusursuz plan olmasa da sonunda Genelkurmay’a verilecek bir taslakları vardı. Taslağı inceleyen Churchill, plandan şüphe duysa da sonunda 3 Mart günü operasyonu onaylayacaktı.

    Geminin ön kısmına yerleştirilen patlayıcı düzenek. www.operation-chariot.org izniyle.

    Genelkurmay, operasyonda bir Fransız gemisinin kullanılmasına sıcak bakmadı. Bunun nedenleri arasında gemi için Fransız General Charles de Gaulle’ye bilgi vermek vardı. Gemi ve mürettebat için Özgür Fransa’nın onayı alınmalıydı. Böyle bir izin durumunda plan Almanlar’a sızdırabilirdi. Çünkü tüm Fransız direnişçilere güvenilemezdi. Güvenlik ihlalini riske etmek yerine İngiliz Donanması içinden bir gemi seçilebilirdi. Uzun tartışmalar sonrası görev için HMS Campbeltown muhribi seçildi. Bu muhrip Amerikan Wickes sınıfıydı, Lend-Lease Programı ile Kraliyet donanmasına geçen gemilerden biriydi. Verilen gemiler çok kötü durumdaydı ve hepsi modernize edilmişti. Fakat HMS Campbeltown ileri görevler için yeniden silahlandırılmıştı. Geminin seçkin bir geçmişi vardı. SS Comus ile çarpıştığı için Mart 1941’e kadar onarım görmüş daha sonra Hollanda Kraliyet Donanması’na geçmiş ve İngiltere Kraliyet Donanması’na geri dönerek yedi defa konvoy koruma görevinde bulunmuştu. Görev aldığı süre boyunca bir U-bot ve bir de düşman uçağı düşürmüştü. Davenport Limanı’na alınan gemi, görev için hazırlanmaya başlandı. Öncelikle olabildiğince hafifletilmesi gerekiyordu. İç bölümlerden parçalar atıldı, köprü zırhla kaplandı ve taşıyacağı komandolar için ek bir zırha sahip oldu. Geminin dış görünümü önemli ölçüde değiştirildi.

    3. ve 4. bacalar çıkartıldı. 1. ve 2. bacaların üst kısımları belirli bir açıyla kesilerek kısaltıldı. Üst yapı sökülerek Alman Möwe sınıfı bir muhrip görünümü sağlandı. 3 adet 102 mm güverte topu, torpil tüpleri ve derinlik bombası taşıyıcıları söküldü. Ön tarafa yüksek atış hızına sahip 76 mm silah yerleştirildi. Güverte seviyesinin üstünde olacak şekilde sekiz adet 20 mm Oerlikon uçaksavar silahı monte edildi. Kuru havuza hasar verecek patlayıcılar geminin pruva kısmına yerleştirildi. 24 adet Mk. VII derinlik bombası çelik bir yapı içine dökülmüş beton muhafaza içine yerleştirildi. Bunlardan altı tanesine zaman ayarlı fünye yerleştirildi. Daha sonra bütün patlayıcılar birbirine Cordtex infilaklı fitil ile bağlandı. Zaman ayarlı fünyeler 8 saate ayarlanmıştı. Patlayıcıların toplam ağırlığı 4,5 tonu buluyordu. Tüm hazırlıklar 10 gün içerisinde tamamlandı. Geminin komutanlığına Teğmen Stephen Halden Beattie getirildi. Eğer gemi hedefine varamadan terk edilmesi gerekirse, muhribe eşlik eden 4 hücumbot tahliyeyi sağlayacaktı. HMS Tynedale ve HMS Atherstone ise operasyona dışarıdan destek verecek, geri çekilme esnasında Fransız sahillerini vuracaktı. Operasyon birliklerinin başında donanma subayı Robert Ryder vardı. Ryder ve komandoları HMS MGB 314 botunda harekâtı yönetecekti. HMS MTB 74 komutanı Asteğmen Michael Wynn’e iki görev verilmişti. Saldırıya geçildiğinde Normandie kuru havuzunun dış kapıları açıksa havuza girerek iç rıhtım kapılarını torpilleyecek; eğer kapılar kapalıysa bu sefer eski liman girişinin kapılarını torpilleyecekti.

    Ön kısma yapılan zırh eklemeleri. www.operation-chariot.org izniyle.
    HMS Campbeltown, baskın için hazırlanıyor.

    Komandoları taşımak için 20. ve 28. Hücumbot Filoları’ndan 12 hücumbot tedarik edildi. Bu teknelere ek olarak 20 mm Oerlikon silahları yerleştirildi. Operasyona son anda 7. Hücumbot Filosu’ndan dört adet hücumbot katıldı. Bu dört tekne ikişer adet torpille donatılmıştı. Bu tekneler komando taşımak yerine, limanda denk geldikleri herhangi bir düşman gemisine saldıracaklardı. Hücumbotların menzilini artırmak için 2.300 litre ilave yakıt deposu monte edildi. Harekâtta bir de S sınıfı denizaltı olan HMS Sturgeon da görevlendirildi. Bu denizaltı, diğer teknelerden önce ayrılarak konvoyu Loire Halici’ne götürecekti. Komando birliklerinin başında Yarbay Charles Newman bulunuyordu. 2. Komando Birliği’nden 173 asker ve Özel Servis Tugayı’ndan 92 asker karaya çıkacak birlik olarak seçildi. Komando birlikleri üçe ayrıldı. Birinci ve ikinci grup hücumbotlarla, üçüncü grup ise HMS Campbeltown ile karaya çıkacaktı. Yüzbaşı Hodgeson komutasındaki birinci grup çok kritik bir görev üstlenmişti. Old Mole (Yaşlı Köstebek) olarak bilinen bölgenin muhafızlarını ve uçaksavarlarını etkisiz hale getireceklerdi. Daha sonra şehir içine girip elektrik santrali, bağlantı köprüsü ve geçiş kirişlerini imha edeceklerdi. Böylece Old Mole’un karayla bağlantısı kesilmiş olacaktı. Old Mole aynı zamanda tahliye noktasıydı ve muhakkak ele geçirilmesi ve tutulması şarttı. İkinci grup Yüzbaşı Burn komutasında limanın eski girişine çıkacaktı. Bölgedeki Alman karargâhı ve uçaksavar bataryaları ana hedefleriydi. Ardından geçiş köprüleri ve kirişler imha edilecek, U-bot üssünden gelecek karşı saldırıya karşı pozisyonlarını savunacaklardı. Binbaşı William Copland komutasındaki üçüncü grup ise HMS Campbeltown çevresini emniyete alacaklardı. Çevredeki su pompaları, kapıların açılıp kapatılmasında kullanılan hidrolik sistemleri ve yer altı yakıt tanklarını imha edeceklerdi. Üç grup kendi içlerinde de üçe ayrıldı; saldırı, imha, koruma. Saldırı ekipleri diğer iki ekibin önünü açacaktı. İmha ekipleri patlayıcı taşıdıkları için sadece tabancaları vardı. Koruma ekibi ise imha ekibini korumak amaçlı Thompson makineli tabanca taşıyorlardı. Komandolar, İstihkâm Yüzbaşı Bill Pritchard tarafından bilgilendirme aldı. Pritchard, savaş başlamadan önce Great Western Tersanesi’nde çalışıyordu. Üstelik babası da Cardiff Rıhtımı’nın garnizon komutanıydı. 1940’ta Fransa’daki İngiliz Seferi Kuvvetleri mensubuyken görevleri, eğer ele geçirilirlerse Fransız tersanelerinin nasıl devre dışı bırakılacağını belirlemekti. İncelediği tersanelerden biri St. Nazaire idi ve iskeleyi nasıl devre dışı bırakacağının detaylı bir raporunu sunmuştu. 26 Mart günü saat 14.00’da 3 muhrip ve 16 küçük tekne İngiltere’nin Falmouth’dan şehrinden ayrıldı.

    İngiliz Komandoları

    27 Mart 1942 tarihinde Alman U-bot komutanı Koramiral Karl Dönitz, St. Nazaire’de konuşlu 6. ve 7. U-bot filolarını ve limanı denetlemeye gelmişti. 7. U-bot Filo Komutanı Korvettenkapitän Herbert Sohler denetleme boyunca amirale eşlik etti. Denetleme sırasında amiral Sohler’e şu soruyu yöneltti: “Eğer üs herhangi bir İngiliz komando saldırısına maruz kalırsa ne yapacaksınız?”. Sohler kendinden emin bir şekilde: “Üsse herhangi bir saldırı ihtimali çok düşük bir olasılıktır. İngilizler’in tehlikeye atılacağını sanmıyorum” diyerek cevapladı. Oysa tam o saatlerde İngiliz konvoyu St Nazaire Limanı’na doğru yolu yarılamışlardı.

    İngilizler, orta hatta muhripleri alacak şekilde 3’lü hat halinde ilerliyorlardı. Limana yardım almadan ulaşacak menzile sahip olmayan tekneler muhripler tarafından çekiliyordu. Hattın iskele tarafındaki gemiler Old Mole’a çıkarma yapacak olan birlikleri taşıyordu. Sancak tarafındaki tekneler ise limanın eski girişine çıkacak olan komandoları taşıyordu. Orta hat ise doğrudan kuru havuza çıkacak olan askerlerdi ve bu hattın lider gemisi HMS Campbeltown’du. Konvoy yolda ilerlerken iki Fransız balıkçı teknesine denk geldi. Teknelere asker çıkartıldı ve yerlerinin açığa çıkma olasılığına karşı her ikisi de batırıldı. Saat 17.00’de İngiltere’den gelen telsiz mesajı filoyu teyakkuza geçirdi. Rota üstünde beş adet Alman torpil botunun olduğu bildirildi. 19.00’da gelen ikinci mesaj ise HMS Cleveland ve HMS Brocklesby’nin konvoya katılmak üzere yola çıktıklarını bildiriyordu. Nihayet 21.00’da, St Nazaire’nin 120 km açığına sorunsuz bir şekilde varmışlardı. Filo rotasını halice çevirdi. HMS Atherstone ve HMS Tynedale’yi deniz devriyesi olarak bırakıldı. Bu iki gemi sahilden yönelecek düşman devriyelerine karşı tetikte olacak gerekirse sahili bombalayacaklardı. HMS Campbeltown önüne iki torpil taşıyan hücumbot ve iki tane de silahlı hücumbot alarak ilerlemeye başladı. Geri kalan tüm botlar, muhribin arkasında ikili sıra olarak takibe başladı. O sırada HMS ML 341 arızalandı ve terk edilmek zorunda kaldı. Yedekte olan HMS ML 446 onun yerine çağrıldı ve konvoyu yakalamayı başardı. Saatler 22.00’yi gösterirken HMS Sturgeon yönlendirme sinyalini HMS Campbeltown’a iletti: “Doğru istikametiniz haliç”. HMS Campbeltown direğine Kriegsmarine bayrağını çekti. Herhangi bir düşman unsuruna yakalanırsa kendisini Alman muhribi sanmasını sağlayacaktı. Modern çağın “Truva Atı” artık hedefine doğru yavaşça ilerliyordu. 23.30’da RAF’a ait 62 uçak limana bombardımana başladı. Uçaklar hedefi bombalarken mümkün olduğunca dikkatleri üzerlerine çekmeliydiler. 1.800 metrenin altına inmeden 60 dakika boyunca liman üzerinde uçmaları gerekiyordu. Kendilerine belirlenmiş hedef dışında başka bir hedefe saldırmaları yasaktı. Her hedefe sadece bir bomba atılacaktı. Limanın çevresi yoğun bulutlarla çevriliydi. Görüş çok düşüktü. Buna rağmen yine de üstlerine düşeni yaptılar ve Almanların dikkatini çekmeyi başardılar. Sadece 4 uçak limandaki hedefini görerek bombalarını bırakabildi. Diğer uçaklardan 6’sı ise dış bölgelerdeki hedeflerini vurmayı başardı.

    Albay Mecke, tam gece yarıcı 00.00’da bölgeye hava indirme ihtimali olabileceğine dair bir uyarı yayınladı. 00.30 ‘da İngiliz filosu Loire halicinin çamur yığınları üzerinden geçiyordu. HMS Campbeltown birkaç defa çamura temas etti ancak her defasında kurtulmayı başardı. Saat 01.00’da tüm uçaksavarların atışlarını durdurmasını ve havayı aydınlatan ışıldakların kapatılmasını emretti. Albay Mecke, uçakların limanı bulmasını istemiyordu. Limanda alarm seviyesi en üst düzeye çıkartıldı. Tüm muhafız bölükleri ve gemideki askerler teyakkuza geçti. Tam bu sırada limandaki bir gözcü, denizde bir hareketlilik olduğunu bildirdi. Albay Mecke’nin, limana yapılacak bir çıkarma harekâtı konusunda şüpheleri iyice arttı. Denizden limana gelebilecek tehditlere karşı daha dikkatli olunmasını emretti.

    01.22’de İngiliz filosu, halicin her iki yakasının aydınlatıldığı sırada rıhtıma sekiz dakika uzaklıktaydı. Sorunsuz bir şekilde ilerlemeye devam ediyorlardı. Tüm bunlar yaşanırken, sahildeki bir ışıldak, mors koduyla filoya kimlik sordu. HMS MGB 314, Vågsøy baskını sırasında ele geçirilen kodla kimliğini bildirdi. Bu sırada sahildeki bataryalardan biri filoya birkaç defa ateş etti. HMS Campbeltown hem de MGB 314 “Acil! Düşman tarafından vurulan iki gemi limana girmek için izin istiyor” mesajıyla sahildeki bataryaların tamamı ateşe geçmeden önce Almanlar’ın kafasını karıştırıp biraz zaman kazandırabildi. Saat 01.28’de Teğmen Beattie, HMS Campbeltown’daki Kriegsmarine bayrağının indirilmesini ve direğe Kraliyet Donanması bayrağının çekilmesini emretti. Kuru havuzun kapısına sadece 1 mil kalmıştı. Alman kıyı silahlarının ateşi artmaya başlamıştı. HMS MGB 314, 88’lik Flak’larla donatılmış olan Sperrbrecher 137’i yanından geçerken susturmayı başardı. Filodaki gemiler, kıyıya ateş edebilecek menzile girmişti. Komandolar, Bren marka silahlarıyla kıyıya karşı ateşe başladılar. Hücumbotların zayıf yapısı yüzünden pek çoğu bu çatışma sırasında yaşamını kaybetti. Birkaç defa isabet alan HMS Campbeltown hızını 19 knot’a yükseltti. Köprüde dümene kumanda eden asker hayatını kaybetmişti. Yerine geçen sorumlu da yaralandı. Şimdi dümende üçüncü bir asker vardı. HMS Campbeltown yoğun ateş altında ilerlerken MGB’lerden biri Old Mole’deki torpil koruma ağını kesti. Teğmen Stephen Halden Beattie makine dairesine son emrini iletti: “Tam yol…” HMS Campbeltown, planlanandan dört dakika sonra saat 01.34’de kuru havuzun kapısına bindirdi. Çarpma öyle şiddetliydi ki, gemi kapıların 10 metre üzerine çıktı. Yüzbaşı Ryder, HMS Campbeltown’un hem çamura saplanmış hem de havuz kapılarına bindirmiş olduğunu teyit etti. İstenilen olmuştu. Görünüşe göre geminin buradan çekilmesine imkân yoktu. Ardından HMS MTB 74, gecikmeli torpidolarını eski giriş rıhtım kapısının temellerine ateşledi.

    Kuru havuzun kapısına bindirmiş HMS Campbeltown.

    Sancak tarafından karaya çıkan Teğmen Roderick ve komandoları yakındaki kum torbalarında oluşan mevziiyi siper edindiler. 37 mm’lik silahın olduğu yapıya girmeden önce torbaları devirip bu noktadaki Alman askerlerini etkisiz hale getirdiler. Daha sonra binaya el bombaları atılarak bu silah da susturuldu. Üçüncü hedefleri ise İngiliz karşı ateşinin baskısı altındaydı. Bu nedenle dördüncü ve son hedefi olan devasa yeraltı yakıt tanklarına yöneldi. Tanklar tamamen fuel oil ile doluydu. Tankları imha etmek yerine konumunu koruyarak çıkış emrini beklemeye karar verdi. Teğmen Roy’un ekibi ise sancak tarafından çıkmıştı. İlk hedefleri olan ve pompa binasını koruyan çatıdaki silahların imha edilmesi gerekiyordu. Ancak Roy ve ekibi çatıya çıktığında silahların terk edilmiş olduklarını gördüler. Anlaşılan kendilerine doğru gelen İngiliz komandolarını gören Alman askerleri mevziiyi terk etmişlerdi. Silahlara patlayıcılar yerleştirildi ve bir sonraki hedefe geçildi. Sonraki hedef Teğmen Roy ve ekibinin tahliye için Old Mole’ye geçişi sağlayacak olan ve muhakkak elde tutulması gereken eski köprüydü. Herkes tahliye noktasına geçtiğinde Teğmen Woodcock tarafından imha edilecekti. Fakat Teğmen ve ekibi HMS ML 262 hücumbotundan çıkamamıştı. Teğmen Roy köprüye ulaştığında terk edilmiş olduğunu gördü. Süratle mevzi alarak Alman saldırısına karşı köprüyü savunma pozisyonuna geçti. Ateşkes emri vererek açığa çıkma ihtimalini de düşürdü.

    Teğmen Chant’ın imha ekibinde dört astsubay vardı. Ekibin görevi pompa binasını ve pompaları imha etmekti. Bu pompalar kuru havuzdaki suyu tahliye eden büyük pervaneli pompalardı. Eğer kuru havuzun kapısı imha edilemezse bu pompalar olmadan bile basit bir gel-git havuzuna dönecekti. Bir şekilde imha edilirse kuru havuz aylarca kullanım dışı kalacaktı. Ne yazık ki teğmen ve bir astsubay pompa binasına yaklaşamadan yaralandılar. Buna rağmen kalanlar, pompa binasını bulup içeri girmeyi başardılar. İçeri girdiklerinde pompaların tam da aldıkları eğitimde olduğu gibi buldular. Yaralı astsubay güçlükle yürüyordu. Teğmen Chant, ekibin geri kalanının işini yapabilmesi için onları korumak amacıyla kapıda bekledi. Astsubay Dockreill, hem yaralı Astsubay Chemberlain’i, hem de 60 kiloluk patlayıcısını sırtlayıp merdivenlerden aşağı indirdi. Aşağı indiklerinde su geçirmez kılıftaki patlayıcılar pompaya en fazla zarar verecek yerlere yerleştirildi. Tüm bombalar daha sonra infilaklı fitillerle birbirine bağlandı. Ana fünye ise yavaş yanan kısa boylu saniyeli fitile bağlanacaktı. Patlayıcılar hazır olduğunda teğmen, iki adamına yaralı astsubayı sırtlamalarını emretti. Kendi de güçlükle ayakta duruyordu. Tökezledi, son anda Astsubay Dockerill’i tuttu. Yarası ağırdı, merdivenden çıkması zor olacaktı. Fitili yaktı, 40 metrelik merdiveni çıkıp binadan uzaklaşmaları için 90 saniyeleri vardı. Merdivenler yarı olduğunda teğmen iyice yorulmuştu. Dockerill, teğmeni son bir gayretle palaskasından yakaladı. Güvenli bir noktaya gelmişlerdi ki, pompa binası müthiş bir patlamayla havaya uçtu. Chant adamlarını pompa binasına yolladı. Haber güzeldi. Artık pompa kullanılmaz hale gelmişti. Şimdi sadece yakıt tanklarının imha görevi kalmıştı. Adamların Old Mole’ye çekilmesini emretti. Geçiş köprüsü Teğmen Roy tarafından korunuyordu.

    Baskında planlanan (Kırmızı) ve gerçekleşen (Yeşil) durum.

    HMS ML 457 tüm komandolarını Old Mole’ye indirebilen tek tekneydi. Birinci ve ikinci gruptaki teknelerin tamamına yakını imha edilmişti. HMS ML 177 ise görevini yapabilecek şekilde eski giriş kapısına gelebilmişti. Bu ekip, havzaya demirlemiş iki römorköre patlayıcı yerleştirmeyi başardı. Çevrede sadece iki hücumbot daha vardı: HMS ML 160 rıhtımın yanından geçmeye devam ediyordu ve nehrin yukarısındaki hedefleri tutuyordu, HMS ML 269 kontrolden çıkmış gibi görünüyordu ve daireler çiziyordu. HMS MGB 314’teki Albay Newman plan gereği karaya çıkmayacaktı. Ancak karaya ilk çıkan askerlerin başındaydı. İlk eylemi, komandolara ağır kayıp veren makineli tüfek yuvasına havan saldırısını yönetmek oldu. Daha sonra bir trol teknesine saldırı gerçekleştirdi. Tüm imkânıyla, imha ekipleri görevlerini bitirene kadar koruma sağladı. Albay Newman, deniz yoluyla bir tahliyenin gerçekleşme ihtimalinin azaldığını fark ettiğinde karada 100 komando vardı. Durumu değerlendirip askerleri toparladı ve üç emir verdi:

    • İngiltere’ye dönmek için elinizden gelen her şeyi yapın.
    • Tüm mühimmatınız bitene kadar teslim olmayın.
    • Eğer yardım alabilecek durumdaysanız asla teslim olmayın.

    Albay Newman ve Binbaşı Copland, kara yoluyla İspanya’ya geçmeyi deneyeceklerdi. Limandan şehre doğru çatışarak ilerlediler. Dar sokaklardan kırsal kesime geçmeyi denediler, ancak etrafları sarılmaya başladı. Sonunda mermileri bittiğinde teslim olmak zorunda kaldılar. Sadece 5 komando bu hengâmeden kurtulup tarafsız İspanya topraklarına geçmeyi başardı.

    Hücumbotların çoğu limana yaklaşırken imha edilmişti. Sancak tarafındaki ilk hücumbot, tutuşan ilk tekneydi. Kaptanı, Old Mole’un sonunda onu kumsala bindirmeyi başardı. Bazı sancak tekneleri hedeflerine ulaşıp komandolarını indirmeye başladı. İskele hattındaki lider tekne olan HMS ML 443, ateş almadan önce doğrudan yoğun ateş ve el bombaları karşısında Old Mole’un 3 metre yakınına ulaştı. Mürettebat, limanda olduğu bildirilen iki büyük tanker gemiyi arayan torpido botlarından biri olan HMS ML 160 tarafından kurtarıldı. HMS ML 160 ve HMS ML 443 komutanları, Teğmen Boyd ve TDL Platt, üstün cesaret örneği gösterdiler. İskele hattının teknelerinin geri kalanı Old Mole’a ulaşmadan önce yok edilmiş veya devre dışı bırakılmıştı. HMS ML 192 ve HMS ML 262 yoğun ateş aldı ve mürettebatından altısı hariç hepsi öldürüldü. HMS ML 268’dan bir kişi kurtulabildi. HMS Campbeltown’dan tahliye edilen 50 Komando ve mürettebat taşıyan HMS ML 177, neredeyse limandan çıkmayı başarmıştı. Ancak, Le Pointeau’dan ateşlenen 75 mm’lik bir mermi tarafından vuruldu ve battı. Teğmen Rodier ve Teğmen Tibbits öldü, Binbaşı Beattie suya atlayarak hayatta kaldı ve Almanlar tarafından kurtarıldı. Kalan dört tekne, HMS ML 307, HMS ML 443, HMS ML 306 ve HMS ML 446; komandolarını indirmek için Old Mole’a gitmenin artık imkânsız olduğunu ve insan ve kaynak israfının olduğunu düşünüyorlardı. Tüm bölge yakıt ve araç yangınlarıyla aydınlanıyordu Bu nedenle nehre dönmenin daha güvenli olduğuna karar verdiler. HMS ML 306 da limana yaklaştığında ağır ateş altında kaldı. 1. Komando’dan Astsubay Thomas Durrant, teknenin arka tarafında Lewis hafif makineli silaha sahipti. Limandan çıkarken silah ve ışıldak pozisyonlarını hedef aldı. Yaralanmasına rağmen silahını bırakmadı. Tekne açık denize ulaştı ancak yakın mesafeden Alman torpil botu DKM Jaguar tarafından saldırıya uğradı. Durrant, torpil botunun köprüsünü hedef alarak ateşe karşılık verdi. Birkaç defa daha vuruldu, teslim ol çağrısına rağmen ölene kadar çatışmaya devam etti. Almanlar hücumbotu ele geçirdi ve ganimet olarak el koydu. Astsubay Durrant, daha sonra DKM Jaguar’ın kaptanı tarafından verilen ifadeyle Victoria Haç’ına layık görülecekti. Saat 02.00’da U-593, açıktaki HMS Atherstone ve HMS Tynedale’yi fark etti. Açıktaki muhripler, Almanlar’ın kafasını iyice karıştırdı. Baskı yerine daha büyük bir saldırıya maruz kaldıklarını düşündüler.

    Baskında yaralanan bir İngiliz komandosu.

    Ryder, yedi veya sekiz yanan hücumbottan başka hiçbir gemi göremiyordu. Hücumbotların yarısı imha edilmişti, yarısı hakkında hiçbir fikri yoktu. Daha sonra Old Mole’daki çıkarma yerlerinin ve havza girişinin Almanlar tarafından yeniden ele geçirildiğini fark etti. Komandolar için yapabilecekleri başka bir şey yoktu, hemen bir şey yapmazsa tüm ekip yaşamını kaybedebilirdi. Bu yüzden saat 02.30’da limanı terk etme emri verdi. Kaçış sırasında sürekli olarak Alman ışıldakları tarafından aydınlatıldılar ve Alman silahlarıyla en az altı kez vuruldular. HMS ML 270’i geçerek, ona takip etmesini emretti ve her iki tekneyi de gizlemek için sisleme yaptılar. Açık denize ulaştıklarında, daha küçük kalibreli silahlar menzil dışındaydı ve ateş etmeyi bıraktı, ancak daha ağır toplar saldırıya devam etti. Son Alman salvosu isabet ettiğinde hücumbotlar kıyıdan yaklaşık 4 mil açıktaydı. Kalan hücumbotların kaçışlarını sağladı ve HMS Tynedale ve HMS Atherstone muhripleri ile buluşmak için yol aldılar. HMS MGB 314’teki Ryder, Irwin’in HMS ML 270’siyle buluşup birlikte devam etmişlerdi.

    Buluşma noktasına saat 04.30’da ulaştılar, ancak oyalanmamaya karar verdiler ve HMS ML 156, HMS ML 446 ile iki muhribi gördüklerinde eve doğru yola koyuldular. Fransa’ya doğru ilerlerken, kendilerine bildirilen Alman torpil botlarının varlığıyla yönlerini değiştirmişler ve onlarla sert bir mücadelede bulunmuşlardı. Yaralıların hepsi kötü durumdaydı ve acil tıbbi müdahaleye ihtiyaçları vardı. Böylece herkes muhriplere transfer edildi ve hücumbotlar terk edildi. HMS ML 160, HMS ML 307 ve HMS ML 443 de kaçmayı başarmıştı. Bu üç tekne dönüş yolunda 1 Alman uçağını düşürmeyi başardı. Randevu noktasına geldiklerinde kendilerini bekleyecek olan muhriplerin olmadığını gördüler. Zaten saldırıya uğramışlardı. Bir daha Luftwaffe’ye yakalanmak istemedikleri için kendi başlarına İngiltere’ye doğru yola devam ettiler.

    Baskından dönmeyi başaran hücumbotlardan biri olan HMS ML 307.

    Yine de Luftwaffe saldırısına uğradılar. Junkers ju-88, hücumbotları daha rahat görebilmek için alçaldığında, tüm komandolar kokpite nişan alarak ateşe başladılar. Vurulan uçak hızlıca suya çakıldı. Ardından bir deniz devriye uçağına yakalandılar. Bu uçakta karşı saldırıyla püskürtüldü. Ertesi gün sağ salim evlerine dönmüşlerdi.

    Esir alınan İngiliz askerleri. Esirlerden pek çoğu sabah olduğunda yakalanabildi.

    Gün ağardığında komandoların limana verdiği hasar dehşet vericiydi. Kuru havuzun kapısına saplanmış kalmış bir muhrip, imha edilmiş pompa binası, yer yer yanan gemiler, cesetler, yaralılar, esirler… Liman tam keşmekeş ortamıydı. Bir grup Alman deniz subayı HMS Campbeltown’a çıkarak gemiyi incelemeye başladı. Gemide dikkat çekici bir şey göremediler. Nihayet bunun, limana mümkün olan en yüksek hasarı verebilmek için gözden çıkartılmış eski bir gemi olduğuna karar verdiler. Hatta pruvaya yapılan beton eklemesinin bile gemiyi ağırlaştırıp daha sert bir darbe etkisi gereği olduğunu düşünüp dalga geçtiler. Saat 09.00’da patlaması beklenen gecikmeli fünyeler halen infilak etmemişti. İngiliz esirler göz ucuyla yaşlı muhribe bakıyorlardı. Saatler ilerledikçe yerel halk da gemiye ilgi duyup çevresinde toplanmaya başlamıştı. Saat 10.00’da bir İngiliz subayı gemiye alındı. Gemi hakkında bilgi verdi ancak verdiği bilgilerde bombadan hiç bahsetmedi. Nihayet saat 10.35’de yaklaşık 4,5 ton ağırlığındaki bomba patladı. Patlama devasa boyutlarda oldu ve kasabayı sarsmıştı. HMS Campbeltown ikiye bölündü, pruva parçalandı ve kıç tarafı sudan yükseldi. Altındaki kapı neredeyse yok oldu ve geminin kalıntıları, durdurulamaz deniz suyuyla kuru havuza girdi. Kuru havuzda onarım gören iki tanker gemi hasar gördü. Patlamanın şiddetiyle evlerin kiremitleri ve camları parçalandı. O esnada Binbaşı Beattie sorgudaydı. Alman subayı tam da limanın savunmasını neden bu kadar küçük gördünüz sorusunu yöneltmişti. Binbaşı patlamayla birlikte cevabını verdi: “Siz de bizi küçük görmüşsünüz”. Fransız kaynaklarına göre patlama esnasında gemiyi gezen asker ve sivil toplam 40 kişi hayatını kaybetti. İki gün sonra da gecikmeli torpiller infilak ederek denizaltı barınağına giden dış havza kapısını imha etti. Almanlar çılgına dönmüştü. Aralarında halen komandoların olduğunu düşünüyorlardı. Bu sebeple 16 sivil Fransız’ı öldürdüler, yaklaşık 1.500 kişiyi de tutukladılar.

    Olacaklardan habersiz gemide inceleme yapan Alman askerleri.

    İngilizlerin kayıplarına rağmen Chariot Operasyonu başarıyla sonuçlandı. Kuru havuz 1947 yılına kadar faaliyet dışı kaldı. Operasyondaki kayıpların ana sebebi, ikincil hedeflere yapılan saldırılar olmuştu. Planlanamayan gelişmeler karadaki ve denizdeki komandolara kayıplar yaşattı. Adolf Hitler, İngilizlerin hücumbot filosu ile Loire nehrine rahatça yelken açabildikleri için öfkeliydi. Oberbefehlshaber West genelkurmay başkanı Generaloberst Carl Hilpert’i görevden aldı. Baskın, Almanların dikkatini Atlantik Duvarı’na yeniden odakladı ve saldırının tekrarlanmaması için limanlara önem gösterildi. Haziran 1942’ye gelindiğinde Almanlar, daha önce yalnızca denizaltı bölmelerinde kullanılan miktarlarda silah yerleştirmelerini ve kazamatları güçlendirmek için beton kullanmaya başladı. Hitler, Silahlanma Bakanı Albert Speer ile yaptığı görüşmede yeni planlar ortaya koydu. Ağustos 1942’de, Atlantik kıyılarını Norveç’ten İspanya’ya kadar korumak için Mayıs 1943’e kadar 15.000 sığınak inşa edilmesi çağrısında bulundu. Savaş gemisi DKM Tirpitz Atlantik’e asla geçmedi. 12 Kasım 1944’te Katechism Operasyonu’nda RAF tarafından yok edilene kadar Müttefik gemiciliğini tehdit etmek için Norveç fiyortlarında kaldı. Baskında, 2 tanker ve 2 römorkör batırıldı, 2 tane Junkers Ju-88 düşürüldü. Limandaki Alman askerleri ve Fransız sivil kaybı toplamda 360 kişi olarak kayda geçti. İngilizler ise 169 askerini (105 denizci, 64 komando) kaybetti, 215’i esir düştü. 1 silahlı bot, 1 torpil botu ve 13 hücumbot kaybedildi. Bununla birlikte RAF’a ait 1 tane Armstrong Whitworth Whitley ve 1 tane Bristol Beaufighter düştü. Baskına katılan askerlere İngiliz Hükumeti 85, Fransız Hükumeti ise 4 ödül vermiştir. Ölen İngiliz askerleri La Baule-Escoublac mezarlığına defnedildi.

    Bilgi

    ML: Motor Launch, liman savunması ve denizaltı takibi veya silahlı yüksek hızlı hava-deniz kurtarma faaliyeti için tasarlanmış küçük askeri tekne.

    MGB: Motor Gunboat, güçlü ve seri ateş edebilen silahlarla donatılmış, yüksek hızlı askeri tekne. Alman yapımı E-boat’lara karşı geliştirilmiştir. Yapıları gereği ağır hava koşullarına dayanıklı değillerdi.

    MTB: Motor Torpedo Boat, genelde 2 ya da 4 torpil tüpüne sahip yüksek hızlı askeri tekne. Küçük ve hızlı yapılarından dolayı büyük gemilere sürpriz saldırılar yapabiliyordu.

    RAF: Royal Air Force, Kraliyet hava Kuvvetleri.

    Kaynaklar

    Özel Teşekkür

    Saint Nazaire Derneği halka ilişkiler sorumlusu Sayın David Tait ve WEB sitesi yöneticisi Sayın James Dorrian’a yakın ilgisi ve kaynak paylaşımın izninden dolayı teşekkür ederiz.

    Content Protection by DMCA.com
Load More
Congratulations. You've reached the end of the internet.