Atlantik Şövalyesi DKM Bismarck, Çift Kanatlı Swordfish’e Karşı

Rheinübung Harekâtı kapsamında 18 Mayıs 1941 tarihinde Gotenhafen limanından ayrılan Bismarck ve Prinz Eugen zırhlılarına önemli bir görev verilmişti: daha önce Scharnhorst ve Gneisenau zırhlıların gerçekleştirdiği gibi Atlantik Okyanusu’na açılarak İngiliz konvoy trafiğine zarar vermek.

İngiltere ise konvoylarını korumak için Alman Donanması’nın yeniden Atlantik Okyanusu’na açılmasına engel olmaya çalışıyordu. Bu amaç doğrultusunda yapılan düzenli keşif uçuşları ile Alman Donanması’nın hareketliliği takip ediliyordu. 20 Mayıs 1941 tarihinde Bismarck ve Prinz Eugen’in harekete geçtiği İngiltere tarafında anlaşılmıştı. 24 Mayıs günü, sabahın erken saatlerinde Danimarka Boğazı’nda Kraliyet Donanması ile çatışmaya giren Bismarck yaptığı atışlardan birinde İngiltere’nin prestij kaynağı ve Kraliyet Donanması’nın yaşlı sancak gemisi olan HMS Hood’un cephaneliğini vurmuş, büyük bir patlamayla ortadan ikiye ayrılan gemi kısa sürede batmıştı. Bu noktadan sonra İngiltere, Bismarck’ı batırmak için bütün imkanlarını seferber etmiş, Fransa açıklarında tespit edilen Bismarck, Ark Royal uçak gemisinden kalkan Swordfish uçaklarının torpido saldırısı sırasında dümen bölgesine aldığı isabet ile dümen kontrolünü kaybetmiş ve daireler çizmeye başlamıştı. Devamında Bismarck’ın bulunduğu bölgeye gelen Kraliyet Donanması savaş gemileri Bismarck’ı yoğun ateş altına almış, savaş kapasitesini tamamen yitiren gemi bütün düşman ateşine rağmen su üstünde kalmayı başarmış fakat düşman eline geçmemesi için mürettebatı tarafından batırılmıştı.

Bismarck ve Prinz Eugen’in Rheinübung Harekâtı kapsamında izlediği rota.

Bismarck’ın çıktığı ilk görevde batırılmasına neden olan bir çok farklı etmen sıralanabilir. Biz bu yazımızda çoğu otoriteye göre döneminin “süper savaş gemisi” olarak nitelenen Bismarck’ın, üzerine saldıran 15 çift kanatlı Swordfish torpido uçağından kendini neden koruyamadığını aydınlatmaya çalışacağız.

Gemilerde Kullanılan Uçaksavar Silahları ve Zorluklar

Bismarck’ın Swordfish uçaklarına karşı verdiği mücadelede başarısız olmasının nedenlerine geçmeden önce, 1930’larda bir gemide uçaksavar kullanmak ile karada kullanmak arasındaki farkları anlamamız gerekiyor.

Ana hatlarıyla gemilerde kullanılan uçaksavar silahları üç grup halinde incelenebilir: 20 milimetre veya daha ufak çaptaki hafif uçaksavarlar, 20 ila 40 milimetre arasındaki uçaksavarlar ve 105 milimetre veya daha büyük çaptaki ağır uçaksavarlar. 20 milimetre ya da daha ufak çaptaki uçaksavarlar tamamen göz tayini ve el yordamıyla nişan alınarak kullanılan silah sistemleridir. 20 ila 40 milimetre arasındaki uçaksavar sistemleri karma olarak hem fiziksel, hem de elektrikli hidrolik sistemler vasıtasıyla kullanılabilirken, 105 milimetrelik ağır uçaksavarlar atış kontrol sistemleri ile yönetilmektedir. Bu silahları birbirinden ayıran önemli diğer bir faktör de kullandıkları mühimmatlar arasındaki çalışma prensibi farklılığıdır. 40 milimetre ve altındaki uçaksavarlar çarpma ile infilak eden mühimmatları kullanırken, 105 milimetrelik ağır uçaksavarlar zaman ayarlı mühimmatlar kullanmaktaydı.

105 milimetrelik SK C/32 uçaksavarlarının mühimmatının ateşlendikten sonra istenilen sürede infilak etmesini ayarlamakta kullanılan mekanizma. Uçaksavarın her iki yanında bulunuyordu.

Bir gemideki uçaksavar ünitesiyle karada konuşlu olan bir uçaksavar ünitesi arasındaki temel fark, geminin hareket halindeyken, havada hareket etmekte olan bir hedefe ateş açmak zorunda olmasıdır. Öte yandan gemiler dalgalı denizde seyir halindeyken sağa sola ve yukarı aşağı da hareket eder, bu durum uçaksavar ünitelerinin hedef üzerindeki isabetliliğini olumsuz etkilemekteydi. Atış kontrol sistemleri temel olarak uçağın uzaklığı, doğrultusu, hızı ve irtifasına göre topu hedefe yöneltmeyi sağlıyordu. Fakat rüzgar durumu ve dalgalı denizin etkisi bu hesaplamalarda hatalara neden oluyordu.

1930’ların sonlarına kadar yapılan eğitimlerde, gemilerde bulunan uçaksavar personelleri uçaklarla taşınan ahşap plakalara ya da kalın bez örtülere ateş ediyordu. Fakat bir uçaktan sarkan hedef tahtası gerçek bir savaş uçağından çok daha basit bir hedefti. Nitekim ilk insansız hedef uçaklar üretilmeye başlandıktan sonra yapılan uçaksavarlarla yapılan atış denemelerinde isabet oranlarının düşüklüğü Amerikan Donanması’nda şaşkınlığa neden olacaktı.

Bismarck, Swordfish Saldırısına Karşı Neden Kendini Koruyamadı?

26 Mayıs 1941 tarihinde, saat 19:00 sularında Ark Royal uçak gemisinden havalanan 15 Swordfish uçağı Bismarck’ın kaçmasını engellemek için saldırıya geçti.  Bu saldırıda şanslı bir torpido atışı Bismarck’ın dümenini kilitlemiş, geminin daireler çizmesine neden olarak yaklaşmakta olan İngiliz savaş gemilerinden kaçmasını imkansız hale getirmişti.

HMS Ark Royal ve üzerinde uçan Swordfish uçakları.

Baştan belirtmek gerekirse Bismarck’ın uçaksavar silahları Swordfishler karşısında tamamen etkisiz kalmamıştır. Bismarck’ın üzerine saldırmak için uçak gemisi Ark Royal’den toplamda 15 Swordfish havalanmıştı. Bu 15 uçaktan ikisi Bismarck’ın yoğun ateşi altında kaldığı için torpido bırakacak şekilde gemiye yaklaşamamış ve bölgeden ayrılmıştır. Geriye kalan 13 uçaktan 5 tanesi uçaksavar ateşi ile hasar görmüş, hasar gören uçaklardan birindeki iki mürettebat yaralanmıştı. Yaralı pilotlar geri dönmeyi başardıklarında, uçakta yapılan incelemede tam 175 şarapnel ve mermi isabeti olduğu görülmüştü. Peki bütün bunlara rağmen Bismarck neden kendini koruyamadı ? Bu soruya yanıt verebilmek için Bismarck’ın uçaksavarlarının niteliğini, Swordfish uçaklarının yapısını ve muharebe gününün koşullarını incelememiz gerekiyor.

Bismarck’ın Uçaksavarları

Bismarck’ın uçaklardan korunması için ikili olarak yerleştirilmiş 16 adet 105 milimetrelik C/33 topu, her biri çift namlulu konfürgasyonda kullanılan 16 adet 37 milimetrelik C/30 topu ve 12 adet 20 milimetrelik C/30 topu bulunuyordu. 105 milimetrelik ağır uçaksavarlar dört adet atış kontrol sistemi tarafından komuta edilmekteydi. Kağıt üzerinde yeterli koruma sağlayacağı düşünülse de bu sistemlerinin her birinin kendine has sorunları vardı.

Bismarck’ın uçaksavar gücünün kabaca yarısını oluşturan 105 milimetrelik topların atış kontrol sistemi zırh korumasından yoksundu, bu durum muharebe sırasında alınan hafif isabetlerde dahi kontrol sistemlerinin hasar görmesine neden oluyordu. Özellikle geminin kıç tarafında bulunan iki atış kontrol sistemi hava koşullarına karşı dahi yeterince korunaklı değildi. Öte yandan 105 milimetrelik topların ikili olarak konuşlandırıldığı platfromların da yalıtımı sorunluydu. Sık sık kısa devreler yaşanıyor, elektrik kesiliyordu.  Nitekim bu sorunlar ilerleyen aşamada Alman yetkililerce fark edilecek ve Tirpitz’te geliştirmelere gidilerek ağır uçaksavarların teknik güvenilirliği artıralacaktır. Bu atış kontrol sistemlerinin isabetlilik konusundaki sıkıntılarına ilerleyen bölümde tekrar değineceğiz.

Bismarck’ın ikiz konuşlandırılmış 105 milimetrelik 65 SK C/33 uçaksavarı. Üç eksenli nişan alma kabiliyeti olan bu uçaksavarın elektrik sistemi güvenilir değildi ve sık sık sorun yaşanmasına neden oluyordu.
Admiral Graf Spee üzerindeki 10.5 cm/65 uçaksavar.
Tirpitz’in 105 milimetrelik uçaksavar mühimmatı.

37 milimetrelik C/30 topları için Bismarck’ta 32.000 atımlık cephane stoğu bulunuyordu. Bu silahın sorunu ise yarı otomatik olmasıydı. Topa mermilerin sürülmesi gerektiği için dakika başına atış oranı düşük kalıyordu. 20 milimetrelik topların ise şarjörleri 20 mermilik olduğu için sık sık ateş kesilip şarjör değiştirmek gerekiyordu. Bu sorun Bismarck battıktan sonra 40 mermilik şarjörler üretilmesiyle belli oranda çözülecekti. Orta ve küçük çaplı uçaksavalardaki bu sorunlar Bismarck’ın özellikle Swordfish gibi uçaklara karşı ihtiyaç duyduğu atış gücü etkinliğini önemli ölçüde düşürmüştü.

20 milimetrelik C30 topu ve 20 mermilik şarjörü görülüyor. Sol tarafta kalan asker ise telemetre kullanıyor.

Swordfish Uçaklarının Yapısı

Swordfish, ilk uçuşunu 1934 yılında yapmış, en yüksek hızı saatte yaklaşık 220 kilometre olan çift kanatlı bir uçak modeliydi. Uçak hafif olması için dokunmuş bez ile kaplanmıştı. Uçağın teknik özellikleri ve görüntüsü çağ dışı bir model izlenimi veriyordu fakat tam da bu özellikler sayesinde Swordfish bütün muharebenin belki de en kritik başarısını kayıpsız bir şekilde elde etmişti.

Bir önceki bölümde Bismarck’ın 105 milimetrelik uçaksavalarının, geminin toplam uçaksavar kapasitesinin yarısını oluşturduğunu belirtmiştik. 105 milimetrelik topların hedeflemesini yapan atış kontrol sistemleri Swordfish gibi yavaş uçan bir uçağa göre ayarlanmamıştı. Bu nedenle ağır uçaksavarların yaptığı atışlar oldukça isabetsiz olmuştu. Bir diğer sorun da 105 milimetrelik topların, torpido bırakmak için deniz yüzeyine oldukça yakın uçan hedeflere karşı doğrudan atış yapamamasıydı. Diğer bir deyişle ağır uçaksavarlar açısal kısıtlardan ötürü deniz yüzeyine yakın, alçaktan uçan hedeflere doğrudan nişan alamıyordu. Bu nedenlerden ötürü Swordfishler Bismarck’ın ağır uçaksavar ateşine karşı önemli bir koruma elde etmişti.

40 milimetre ve daha ufak çaptaki uçaksavarlarda yaşanan sorun ise mühimmatın yapısından kaynaklanıyordu. Çarpma ile infilak eden mermiler kullanan bu silahlar Swordfishler üzerine isabet kaydetse bile mermiler uçağın hafif malzemesini delip geçiyor, infilak etmediği için önemli bir hasar veremiyordu. Bu durum en can alıcı noktalardan birini teşkil etmiştir.

Muharebe Gününün Koşulları

26 Mayıs 1941 tarihinde, saat 19:15 sularında Ark Royal uçak gemisinden havalanan 15 Swordfish yaklaşık 2 saat sonra Bismarck’a ulaşmış ve muharebe başlamıştı. Bu sırada Bismarck Danimarka Boğazı’nda girdiği ilk muharebenin hafif yaralarını henüz saramamış bir vaziyette peşine takılmış olan Kraliyet Donanması savaş gemilerinden kaçmaya çalışıyordu.  Buna ek olarak deniz oldukça dalgalı ve görüş mesafesi kısıtlıydı.  Bütün bu taktiksel ve çevresel koşullar Bismarck’ın uçaksavar etkinliğini oldukça olumsuz etkilemişti.

Sonuç

Askeri tarihin en meşhur ve döneminin en güçlü savaş gemilerinden biri olan Bismarck bir takım hatalar, eksiklikler ve şanssızlıklar sebebiyle çıktığı ilk görevden geri dönemedi. Swordfish uçaklarının alçaktan ve yavaş uçmasının uçaksavar etkinliğini düşürmesi, Bismarck’ın hafif uçaksavarlarının yeterli ateş gücü sağlayamaması, uçağın hafif yapısı ve muharebe gününün olumsuz koşullarıyla gelen nihai son… Alman yetkililer Bismarck’ın eksikliklerini anlamaya çalıştı ve ilerleyen aşamada Tirpitz’de önemli değişiklikler yapıldı. Bu askeri olay da arkasında çıkarılması gereken önemli dersler bırakarak askeri tarih sahnesindeki yerini aldı.

Kaynaklar

Content Protection by DMCA.com
The following two tabs change content below.
Atakan İskender

Atakan İskender

Üniversite öğrencisiyim. Kendimi bildim bileli modern savaş tarihine dair bütün olgulara meraklıyım ve ilgileniyorum. Tarih dışında ekonomi, politika ve felsefe alanlarında okuma yapıyorum. Mevcut bilgi birikimimi insanlara aktarırken aynı zamanda kendimi geliştirmeyi amaçladığım için yazılar yazıyorum.

One Comment

Leave a Reply
  1. Tespitleriniz Doğru Olmakla Birlikte Bismarck Gibi Bir Savaş Makinesinin Torpidonun Dümene İsabeti ve Manevra Kabiliyetinden Mahrum Kalarak Kraliyet Donanması Karşısında Çaresiz Kalması İçin Kader Demekten Başka Birşey Söylenemez.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Vezüv Yanardağı ve 340. Bombardıman Grubu

Kobra Manevrası